Ben Kemal. 36 yaşında, Kadıköy’de küçük bir esnaf lokantası işleten, kendi yağında kavrulan bir adamım. Eşim Elif’i amansız bir hastalık yüzünden iki yıl önce toprağa verdik. Geriye ondan bana kalan tek yadigâr, altı yaşındaki oğlum Can oldu.
Can, annesini kaybettikten sonra iyice içine kapanmış, o cıvıl cıvıl çocuk gitmiş, yerine saatlerce susan bir çocuk gelmişti. Onu neşelendirmek için her pazar günü Moda Sahili’ne iner, Barış Manço Parkı’nda dolaşırdık. Geçen pazar yine banklardan birinde otururken, Can aniden çimlerin arasına daldı. Sanki görünmez bir ip onu oraya çekiyordu.
Kalktığında kucağında bir oyuncak ayı vardı. Öyle böyle değil, tek kelimeyle İĞRENÇTİ. Tüyleri birbirine girmiş, üstüne kahve ya da çamur dökülmüş, tek gözü yerinden kopmuş ve içi sünger kusuyordu. Çöpten farksızdı.
‘Canım oğlum… O çok kirli,’ dedim nazikçe elinden almaya çalışarak. ‘Gel onu çöpe atalım, sana Moda’dan en güzel oyuncağı alacağım.’
Ama Can, annesinin vefatından beri ilk defa bir şeye bu kadar tepki verdi. Ayıyı göğsüne bastırıp geriye çekildi. Gözlerinden yaşlar süzülürken, ‘Baba lütfen… O benimle gelsin. Lütfeeen?’ diye mırıldandı. Çocuğumun o kırık sesine nasıl hayır diyebilirdim ki? ‘Tamam paşam,’ dedim, ‘Ama onu eve gidince bir güzel yıkayacağız.’
Eve döndüğümüzde o pisliği temizlemek saatlerimi aldı. Balkonda kovaya kaynar su ve çamaşır suyu koyup defalarca fırçaladım. İçindeki elyafların bir kısmını yeniledim, kopuk yerlerini annemin eski dikiş kutusundaki iplerle diktim. Can bütün süreç boyunca gözlerini kırpmadan beni izledi. Gece olduğunda ayıyı göğsüne bastırdı ve aylardır ilk defa huzurla uykuya daldı.
Gece yarısı hava serinleyince Can’ın camını kapatmak için odasına girdim. Yatağın kenarından geçerken dizim yanlışlıkla ayının göbeğine çarptı.
Odanın karanlığında, önce tok bir ‘Tık’ sesi duyuldu. Ardından radyoların çekmediği zaman çıkardığı o rahatsız edici cızırtı odayı doldurdu. Ve saniyeler sonra, oyuncağın tam ortasından boğuk, ağlamaklı ve titreyen bir çocuk sesi yükseldi:
‘CAN… SEN OLDUĞUNU BİLİYORUM… BANA YARDIM ET!’
Olduğum yere çivilendim. Nefes almayı unuttum. Tüylerim diken diken olmuştu. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Bu, oyuncak fabrikasında üretilmiş otomatik bir ses değildi. Bu, canlı, nefes alan ve doğrudan benim oğlumun adını söyleyen bir sesti!
Can uyanmasın diye ayıyı yavaşça kollarının arasından sıyırdım. Mutfak masasına geçip, az önce özenle diktiğim dikişleri bir meyve bıçağıyla acımasızca yırttım. İçindeki pamukları kenara itip elimi oyuncağın derinliklerine soktuğumda sert bir plastik tabakaya çarptım. Onu çekip çıkardığımda gördüğüm şey karşısında beynimden vurulmuşa döndüm.
Avucumun içinde, üzerine yüksek çözünürlüklü mikro bir lens yerleştirilmiş canlı yayın yapan bir bebek telsizi kamerası ve çift yönlü bir mikrofon sistemi vardı. Kameranın üzerindeki yeşil ışık aktif olarak yanıp sönüyordu. Yani birisi bizi İZLİYORDU!
Ama bu çocuk sesi kime aitti? Kamerayı ters çevirdiğimde altındaki o tanıdık el yazısını gördüm: ‘Canım Oğluma… Baban seni benden aldı ama geri geleceğim.’
O an her şey beynimde bir şimşek gibi çaktı. Ses bir çocuğa ait değildi; ses, helyum gazı efektiyle inceltilmiş bir adamın sesiydi.
Elif’in, yıllar önce biz evlenmeden önce ayrıldığı, uyuşturucu bağımlısı, şizofrenik takıntılı eski nişanlısı Ferhat’ın sesi! Yıllardır hapisteydi ve anlaşılan tahliye olmuştu. Bizi aylardır takip ediyor olmalıydı. Oyuncak ayıyı bilerek Can’ın bulacağı yere, Moda’daki o bankın yanına bırakmıştı. Bizi eve kadar izlemiş, kameradan evin planını çıkarmıştı.
Korkuyla mutfak camından dışarı sokağa baktım. Karşı kaldırımda, sokak lambasının cılız ışığı altında park etmiş siyah bir Doblo’nun içinde parlayan bir sigara ateşi gördüm.
Bizi izliyordu. Hemen polisi aradım. Ekipler sessizce sokağın başından girip aracı kıskıvrak yakaladıklarında, Ferhat’ın arabasının arkasında Can’ı kaçırmak için hazırlanmış ipler, koli bantları ve sahte pasaportlar bulundu. O gece o ayının karnına yanlışlıkla dokunmasaydım, ertesi sabah oğlum yatağında olmayacaktı.

