
Ben Murat, 36 yaşındayım. Kapalıçarşı’da gümüşçü dükkanında çalışan, kıt kanaat geçinen bir adamım. Eşim Aylin’i iki yıl önce, henüz çok gençken kaybettim. Şimdilerde Fatih’in o dar, yokuşlu sokaklarındaki eski bir apartman dairesinde, yedi yaşındaki oğlum Umut ile hayata tutunmaya çalışıyoruz. Umut, annesinin yokluğunu sessizliğiyle örtmeye çalışan, yaşından çok daha olgun bir çocuk. Her pazar sabahı adetimizdir; Balat’a kadar yürür, fırından sıcak simit alır, sahilde martılara atarız.
Geçen pazar dönüş yolunda, bizim sokağın köşesindeki metruk binanın yıkıntıları arasında Umut aniden durdu. Gözleri, molozların arasındaki bir şeye takılmıştı.
Eğilip o şeyi çıkardığında yüzümü buruşturdum. Bir oyuncak ayıydı. Ama ne ayı! Simsiyah olmuş tüyleri, kopuk kolları ve rutubetten taşlaşmış gövdesiyle bir mikrop yuvasıydı. İğrenç kelimesi bile hafif kalırdı.
‘Aslan oğlum… Bırak onu Allah aşkına, hastalık kapacaksın,’ dedim, elimi uzatarak. ‘Gel sana yenisini alalım.’
Ama Umut, o pisliği tişörtüne yapıştırırcasına sıkıca kucakladı. Gözleri yalvarır gibiydi. ‘Baba… Lütfen, benimle kalsın. Çok korkmuş gibi bakıyor. Lütfeeen?’
O bakışa karşı koyacak dünyadaki tek bir baba bile yoktur. Derin bir iç çektim, ‘Peki ama önce kaynar suda haşlayacağız bunu,’ diyerek pes ettim.
Bütün pazar öğleden sonram o lanet ayıyı adam etmeye çalışmakla geçti. Leğenin içine sıcak su ve çamaşır suyunu bastım. Suyu üç kez değiştirdim, anca rengi kahverengiye döndü. Kuruttum, pamuklarını havalandırdım, yırtık sırtını kalın bir urgan ipiyle diktim. Umut, heyecandan yerinde duramıyordu. Akşam olunca, yeni dostunu koynuna alıp deliksiz bir uykuya daldı.
Gece saat iki buçuk sularıydı. Su içmek için kalktığımda Umut’un odasına uğradım. Battaniyesi yere düşmüştü. Eğilip alırken, dirseğim yatağın kenarındaki ayının göbeğine denk geldi.
Sessizliği bölen o sert, mekanik ‘KLİK’ sesi odada yankılandı.
Önce telsiz mandalına basıldığında çıkan o boğuk cızırtı geldi. Sonra, ayının derinliklerinden, korkudan titreyen, fısıltı halinde gerçek bir kız çocuğu sesi duyuldu:
‘UMUT… SEN OLDUĞUNU BİLİYORUM… LÜTFEN YARDIM ET!’
Nefesim boğazımda takılı kaldı. Vücudumdaki bütün kanın çekildiğini hissettim. Gözlerimi kocaman açıp o şekilsiz ayıya baktım. Bu bir pil arızası değildi, fabrikasyon bir müzik hiç değildi. Bu canlı bir sesti ve OĞLUMUN ADINI BİLİYORDU!
Umut’u uyandırmamaya gayret ederek ayıyı hızla yataktan aldım. Mutfağa uçarcasına gittim. Çekmeceden ekmek bıçağını aldığım gibi saatler önce diktiğim o kalın dikişleri parçalarcasına kestim. Elimi pamukların arasına soktuğumda sert bir kutuya çarptım.
Çıkardığım şey, üzeri siyah elektrik bandıyla sarılmış, pilli bir bebek telsizi modülüydü. Telsizin üzerinde tükenmez kalemle alelacele yazılmış bir not vardı: ‘Zehra’.
Zehra! Bizim apartmanın rutubetli bodrum katında yaşayan, yüzü her zaman asık, kolları sürekli morluklar içinde olan o küçük kız! Üvey babası olan o pislik adam, sürekli kızı dövüyor, mahalleye çıkmasına izin vermiyordu. Umut bazen pencereden ona şeker atar, gizli gizli konuşurlardı.
Zehra, üvey babasının işkencelerinden kaçmak için evdeki bebek telsizinin bir tekini ayının içine saklamış ve pencereden dışarı, sokağa fırlatmıştı! Umut’un onu bulacağını, en azından birinin sesini duyacağını ummuştu.
Telsizin düğmesine bastım, ‘Zehra?’ diye fısıldadım. Karşıdan adamın o iğrenç kükremesi ve kırılan cam sesleri geldi. ‘Baba yapma!’ diye bağırıyordu küçük kız.
O an gözüm hiçbir şeyi görmedi. Kapının arkasındaki ağır demir çekeceği kaptığım gibi merdivenleri üçer beşer inerek bodrum katına koştum. O çelik kapıyı nasıl bir öfkeyle tekmeleyip kırdığımı hatırlamıyorum bile. İçeri girdiğimde, adam kemerini çıkarmış Zehra’nın üzerine yürüyordu. Onu duvarın köşesine öyle bir fırlattım ki, polis gelene kadar yerden kalkamadı.
Zehra şimdi devlet korumasında, çok daha iyi bir yerde. Oğlum Umut’un o çamurlu ayıyı bırakmamaktaki o masum ısrarı olmasaydı, alt katımızda yaşanan o vahşetten asla haberimiz olmayacaktı. Bazen mucizeler, en iğrenç, en çamurlu kabukların içinde saklıdır.