12 Yaşındaki Kızım Sınıftaki Yoksul Bir Arkadaşına Ayakkabı Aldıktan Sonra Müdürden Gelen Telefonla Okula Gittiğimde Hayatımın Şokunu Yaşadım
Kızım Zeynep, çok merhametli ve hassas bir çocuktur. Babasının vefatından sonra bile o güzel kalbi hiç değişmedi, içindeki iyiliğe olan inancını hiç kaybetmedi.
Bir gün odasında kırık bir kumbara gördüm. Nedenini sorduğumda, aylardır eline geçen tüm harçlıkları biriktirdiğini ve o paraya acil ihtiyacı olduğunu söyledi. Başını öne eğerek bana şu gerçeği itiraf etti:
“Anne, sınıfımdaki yeni kız Ceren’in ayakkabılarındaki delikleri bantla kapattığını gördüm. Ona yeni bir spor ayakkabı almak için para biriktiriyordum ve sonunda o ayakkabıları alıp ona verdim.”
Kızımla o kadar gurur duydum ki kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Zeynep’in sınıftaki yeni kız Ceren ile yakın arkadaş olduklarını biliyordum ama ailesinin bu kadar zor durumda olduğundan haberim yoktu. Onu kucakladım, tebrik ettim ve bir dahaki sefere böyle bir durumda çekinmeden bana gelebileceğini söyledim.
Ancak ertesi gün işteydim ve okul müdürü beni aradı. Sesi inanılmaz derecede gergindi.
“İyi günler,” dedi titreyen bir sesle. “Mümkün olan en kısa sürede okula gelmeniz gerekiyor. Bir olay yaşandı ve Zeynep de bu işin içinde.”
Kanım donmuştu. İş yerinden fırladığım gibi okula koştum. Müdür beni koridorda rengi atmış bir halde bekliyordu. Yanına vardığımda yutkunarak, “Zeynep’i arayan biri var. Şu an odamda sizi bekliyor,” dedi.
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarparken, “Neler oluyor burada?!” diye sordum.
Müdür başını öne eğdi: “Kendini tanıtmadı. Sadece sizin onu çok iyi tanıdığınızı söyledi.”
Titreyen ellerimle müdürün odasının kapısını araladım. Ancak içeride ayakta duran KİŞİYİ gördüğüm an gözlerim karardı, dizlerimin bağı çözüldü ve sendeledim.
“BURADA NE İŞİN VAR?! BU GERÇEK OLAMAZ!” diye çığlık attım.
Müdürün odasının ortasında, yıpranmış gri bir kabanın içinde, başı öne eğik duran o adamı nerede görsem tanırdım. Alnındaki o derin yara izi, omuzlarının o çökük hali… Karşımda duran kişi, tam beş yıl önce yağmurlu bir gecede hatalı sollama yaparak kocamın arabasına çarpan ve onun ölümüne sebep olan adamdı: Yılmaz.
Mahkemede gözyaşları içinde af dileyişi, hapse giriş anı beynimde şimşek gibi çaktı. Gözlerimden yaşlar boşalırken kapının pervazına tutundum. “Sen… Sen hapisteydin! Benim kocamı, kızımın babasını benden aldın! Hangi yüzle kızımın okuluna gelirsin?!” diye bağırdım, sesim okulun koridorlarında yankılanıyordu.
Yılmaz, yüzüme bakmaya bile cesaret edemeden olduğu yere, dizlerinin üzerine çöktü. O kadar bitkin, o kadar yaşlanmış görünüyordu ki, bir zamanlar nefretle hatırladığım o adam gitmiş, yerine adeta bir enkaz gelmişti. Titreyen elleriyle, yanında duran ve içinde Zeynep’in aldığı o yepyeni beyaz spor ayakkabıların olduğu kutuyu bana doğru uzattı.
“Biliyorum,” diye hıçkırdı, sesi kırık döküktü. “Bana ne yapsanız, ne söyleseniz haklısınız. Hapisten yeni çıktım. Kazadan sonra karım beni terk etti, işimi, evimi, her şeyimi kaybettim. Sadece kızım Ceren kaldı elimde. Bir sığınağa sığındık, ona bakabilmek için inşaatlarda amelelik yapıyorum ama yetiremiyorum. Dün… Dün kızım eve elinde bu kutuyla, sevinçten uçarak geldi. ‘Baba bak, okuldaki en iyi arkadaşım Zeynep bana bunları aldı’ dediğinde dünyam başıma yıkıldı.”
Nefesim kesilmişti. Duyduklarımı idrak etmeye çalışıyordum. Zeynep’in sınıfındaki o yoksul kız, ayakkabıları delik olduğu için bantla kapatan o masum çocuk Ceren… Kocamı benden alan adamın kızıydı. Ve benim merhametli kızım, babasını elinden alan adamın kızına kendi harçlıklarıyla ayakkabı almıştı….
“Zeynep’in soyadını duyduğumda beynimden vurulmuşa döndüm,” diye devam etti Yılmaz, gözyaşları parkelere damlıyordu. “Sizin ailenizi darmadağın ettim. Sizden bir hayat çaldım. Şimdi bir de kalkıp, babasını elinden aldığım o yetim kızın merhametine sığınamam. Bunu kabul edemem. Ayakkabıları geri getirmek zorundaydım. Kızınıza benim kim olduğumu söylemedim, Ceren de hiçbir şey bilmiyor. Sadece… Sadece sizin yüzünüze bakacak gücüm yoktu, özür dilerim.”
Odadaki sessizlik sağır ediciydi. İçimdeki o devasa, beş yıllık öfke fırtınasıyla, bir annenin merhameti arasında sıkışıp kalmıştım. Çektiğim acılar, kocasız geçen o soğuk geceler, Zeynep’in babasının mezarı başında döktüğü gözyaşları bir yanda duruyordu; diğer yanda ise ayakları üşüyen, ayakkabılarını bantla yapıştıran ve hiçbir günahı olmayan 12 yaşındaki küçük Ceren…
Tam o sırada kapı yavaşça aralandı. Zeynep, yanında sıkıca elini tuttuğu Ceren ile birlikte odaya girdi. İkisi de korku dolu gözlerle bize bakıyordu. Zeynep’in gözleri yerdeki ayakkabı kutusuna takıldı, sonra bana döndü. “Anne,” dedi titreyen bir sesle. “Lütfen kızma. O ayakkabıları Ceren’e ben hediye ettim. Onun ayakları çok üşüyordu. Babam hep demez miydi, ‘İyilik yapmaktan asla vazgeçme, karanlığı sadece ışık kovar’ diye?”
O an, kocamın o sıcacık gülümsemesi ve bu sözleri gözümün önüne geldi. Kocam, o kazada hayatını kaybetmiş olabilirdi ama ruhu, kızımın o kocaman, tertemiz kalbinde yaşamaya devam ediyordu. Eğer bu ayakkabıları o adamın yüzüne fırlatıp atarsam, kocamı bir kez daha öldürecek ve kızımın içindeki o güzel ışığı kendi ellerimle söndürecektim.
Derin bir nefes aldım. Gözyaşlarımı silip ayağa kalktım. Yavaşça Zeynep ve Ceren’e doğru yürüdüm. Yerde diz çökmüş olan Yılmaz’a bakmadan, “Ceren,” dedim şefkatli bir sesle. “Zeynep bu ayakkabıları senin için kendi harçlıklarıyla aldı. O, arkadaşlarına değer veren bir kız. Lütfen o kutuyu al ve ayakkabılarını giy.”
Yılmaz’dan boğuk, acı dolu bir hıçkırık koptu. Başını tamamen yere gömmüştü. Zeynep sevinçle bana sarılırken, Ceren çekinerek yerdeki kutuyu aldı. O gün, o müdürün odasında sadece eski bir ayakkabı yenisiyle değişmemişti. O gün, kızımın saf sevgisi ve merhameti sayesinde, beş yıldır içimi kemiren o karanlık nefret döngüsü kırılmış, geçmişin ağır yükü bir çocuğun adımlarında umuda dönüşmüştü. İntikam, kötülüğü bitiremezdi; kötülüğü sadece, 12 yaşındaki bir kızın kırık kumbarasından çıkan o kocaman iyilik yenebilirdi.

