Tatil Antalya Kemer Suluda Ada Tur Adalar Turu Gemi Turu Turlar Setur Gezi Turları

Sadakat ve Sırlar: Kocamın Cumartesi Yalanının Ardındaki Yürek Burkan Veda

Tarih: 13.04.2026 15:16

Haber Görseli

Ankara’nın soğuk ve gri sabahlarında, yirmi beş yıllık evliliğimizin sıcaklığı her zaman en büyük sığınağım olmuştu. Ben Zeynep, kocam Mustafa ile Keçiören’de kendi yağında kavrulan, sessiz sakin bir hayat kurmuştuk. Mustafa, hayatı boyunca dürüstlüğüyle övünen, bana bir kez olsun sesini yükseltmemiş bir adamdı. Ta ki o cumartesi rutinleri başlayana kadar.

Mustafa’nın Kızılcahamam’da yalnız yaşayan Kemal Amcası üç ay önce hafif bir felç geçirmişti. Haberi aldığımız akşam, Mustafa oldukça düşünceliydi. ‘Zeynep’ dedi, ‘Amcamın durumu çok iç açıcı değil. Ayaklanması zaman alacak. Her cumartesi sabahı erkenden gidip evin temizliğini, erzağını halledeceğim. Onun benden başka kimi var ki?’ Bu sözler, kocamın ne kadar merhametli bir adam olduğunu bana bir kez daha hatırlatmıştı. ‘Beraber gidelim, ben de çorbasını kaynatırım’ dediğimde ise o nazik ama kesin reddedişiyle karşılaştım: ‘Gülüm, senin bel ağrıların zaten seni zorluyor. İki saatlik yol seni mahveder. Hem biz amcamla erkek erkeğe eski günleri yad ederiz, sen evimizde kalıp dinlen.’

Bunu makul karşıladım. Ne de olsa Kemal Amca biraz aksi bir adamdı ve onunla aynı evin içinde saatlerce kalmak her zaman kolay olmazdı. Böylece Mustafa, üç ay boyunca istisnasız her cumartesi sabah 09.00’da kapıdan çıkıp Kızılcahamam yollarına düştü. Her dönüşünde yüzünde derin bir yorgunluk, gözlerinde ise adını koyamadığım bir buğu olurdu. ‘Yol yordu herhalde’ der, üzerine gitmezdim.

Bir cuma akşamı, mutfakta Mustafa’nın en sevdiği cevizli baklavadan yaparken aklıma Kemal Amca geldi. ‘Zavallı adamcağız yalnız başına tatlı da yiyemiyordur’ diye düşünerek bir tepsi de onun için hazırladım. Cumartesi sabahı Mustafa evden çıkarken tepsiyi ellerine tutuşturdum. O yola çıktıktan birkaç saat sonra, Kemal Amca’nın neşesini yerine getirmek için telefonunu çaldırdım. ‘Kemal Amca, nasılsın? Mustafa şimdi yoldadır, sana cevizli baklava gönderdim, çayla afiyetle yersiniz,’ dedim büyük bir heyecanla.

Ancak karşı taraftan gelen ses hiç de beklediğim gibi değildi. Kemal Amca şaşkın ve biraz da sitemkar bir ses tonuyla, ‘Zeynep kızım, ne Mustafa’sı, ne baklavası? Ben o hayırsızı yazdan beri, neredeyse altı aydır görmüyorum. Felç geçirdim diye bir kere aradı, bir daha da ne kapımı çaldı ne hatrımı sordu,’ dedi.

Olduğum yere çökakaldım. Zihnimdeki bütün taşlar yerinden oynamıştı. ‘Nasıl yani? Mustafa her hafta sonu senin yanına gelmiyor mu?’ diye fısıldayabildim sadece. Kemal Amca cık cık ederek, ‘Yok kızım, benim kendi komşularım sağ olsun, onlar bakıyor bana,’ dedi.

Telefonu kapattığımda oturma odasının ortasında tek başıma kalakalmıştım. Beynim uğulduyordu. Mustafa, hayatımı adadığım yirmi beş yıllık kocam, üç aydır bana yalan söylüyordu. O cumartesi sabahları, o özenle giyinip çıkmalar, akşamları o yorgun ama gizemli dönüşler… İçimi kaplayan şüphe bir zehir gibi kanıma karıştı. Beni aldatıyordu. Başka bir açıklaması olamazdı.

O akşam Mustafa eve döndüğünde, baklavayı amcasının çok beğendiğini söyleyerek gözlerimin içine baka baka yalan söyledi. Yutkundum ve hiçbir şey belli etmedim. Gerçeği, kanıtlarıyla birlikte yüzüne çarpmalıydım. Gece yarısı olmasını bekledim. Düzenli nefes alışlarını duyduğumda yataktan süzülerek kalktım. Garaja indim, buz gibi havanın yüzüme çarpması bile içimdeki yangını söndüremiyordu. Arabaya girip dikiz aynasının arkasındaki o küçük araç kamerasının hafıza kartını söküp aldım.

Bilgisayarın başına geçtiğimde ellerim titriyordu. İhanetin soğuk yüzünü görmeye hazırdım. Videolara tıkladım. Ancak ekranda beliren görüntüler beni bir kadınla karşılaştırmadı. Mustafa’nın arabası, Kızılcahamam’a değil, Ankara’nın diğer ucundaki büyük bir onkoloji hastanesinin otoparkına giriyordu. Kayıtlar devam etti. Kamera açısında Mustafa arabadan iniyor, ancak adımları ağır, omuzları çökmüş bir haldeydi. Başındaki şapkayı çıkardığında, gür saçlarının tutam tutam döküldüğünü fark ettim. Arabanın içini gösteren bir başka kayıtta ise Mustafa direksiyona kapanmış, elinde bir yığın tıbbi raporla sessizce, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Videonun sesi açıktı ve kocam kendi kendine fısıldıyordu: ‘Allah’ım, Zeynep’ime bunu nasıl söyleyeceğim? O benim bu eriyişimi görmeye nasıl dayanacak?’

Nefesim boğazımda düğümlendi, göğsüm paramparça oldu. İhanet beklediğim o karanlık odada, kocamın ölümle olan sessiz savaşıyla yüzleşmiştim. Beyin tümörüydü. Aylardır benden gizli kemoterapiye gidiyor, o yorgunlukları ‘yol yorgunluğu’ diye geçiştiriyor, benim üzülmeme, kahrolmama engel olmak için bu cehennemi tek başına yaşıyordu.

Sabah olduğunda Mustafa’yı uyandırdım. Gözlerim kan çanağı gibiydi. Hafıza kartını eline verip, ‘Kemal Amca’ya hiç baklava götürmedin, değil mi?’ dedim usulca. Anlamıştı. Yere çöktü, dizlerime sarıldı. İkimiz de hıçkırıklara boğulduk. ‘Seni korumak istedim,’ dedi ağlayarak. ‘Yirmi beş yılımızı hastane köşelerinde, benim eriyen bedenime ağlayarak geçirmeni istemedim.’ Onu yerden kaldırdım, sımsıkı sarıldım. ‘Biz yirmi beş yıl önce iyi günde, kötü günde diye söz verdik. Bu savaşı tek başına vermene asla izin vermem,’ dedim. O günden sonra o hastane yollarına beraber düştük. Hastalık bizden çok şey aldı ama sevgimizin ve sadakatimizin gücünü asla yenemedi.