Kocamın Yalanının İçinden Çıkan Mucize: Kaybettiğimiz Oğlumuzun Kalp Atışları

İzmir’in Karşıyaka sahiline vuran dalga sesleri, yirmi beş yıllık evliliğimiz boyunca bana hep huzur vermişti. Ben Ayşe, eşim Tarık ile acısıyla tatlısıyla çeyrek asrı devirmiştik. Hayat bizi çok büyük bir acıyla, yedi yıl önce trafik kazasında kaybettiğimiz biricik oğlumuz Can’ın ölümüyle sınamıştı. O günden sonra Tarık içine kapanmış, ben ise yaşama sevincimi kaybetmiştim. Ancak birbirimize tutunarak hayatta kalmıştık. Son üç ayda ise Tarık’ın hayatında bir şeyler değişmiş, o eski ağırbaşlı hallerinin yerini tuhaf bir telaş almıştı.
Tarık’ın Karaburun’da tek başına yaşayan Rıza Amcası, üç ay önce kısmi bir felç geçirdi. Doktor, Rıza Amca’nın yataktan çıkmaması gerektiğini söylemişti. Tarık durumu bana anlattığında gözlerinde kararlı bir ifade vardı. ‘Ayşe,’ dedi, ‘Amcamı o halde yalnız bırakamam. Diğer yeğenleri hiç oralı olmuyor. Her cumartesi sabahı yola çıkacağım, evini toparlayıp yemeğini pişireceğim. Hafta sonumun bir günü ona feda olsun.’ Tarık’ın bu merhameti her zaman en sevdiğim huyu olmuştu. ‘Ben de geleyim, tencerelerce yemek yaparım, buzluğa atarız’ diyerek eşlik etmek istedim. Fakat Tarık, beklenmedik bir telaşla beni durdurdu: ‘Yok canım, senin tansiyonun zaten inip çıkıyor bu aralar. Yollar yorar seni. Hem amcamla baş başa kalıp eski günlerden konuşmak ikimize de iyi gelir, erkek erkeğe hallederiz biz.’
Bu ısrarın üzerine fazla üstelemedim. Rıza Amca huysuz yapısıyla bilindiği için, belki de benim orada rahatsız olacağımı düşünmüştü. Böylece Tarık, tam üç ay boyunca her cumartesi sabahı saat 09.00’da kontağı çevirip Karaburun’un yolunu tuttu. Akşam saatlerinde döndüğünde, sanki yıllar öncesindeki o neşeli adam geri dönmüş gibi gülümsüyor, gözlerinin içi parlıyordu. ‘Amcam toparlıyor,’ diyordu sorunca.
Bir cuma günü, mutfakta Rıza Amca’nın en sevdiği zeytinyağlı yaprak sarmalarından sardım ve tepsi tepsi boyoz hazırladım. Cumartesi sabahı Tarık her zamanki gibi çıkarken poşeti eline verdim. Öğleden sonra, sarmaların tuzunun yerinde olup olmadığını sormak ve hatırını almak için Rıza Amca’yı aradım. Telefon uzun uzun çaldıktan sonra açıldı. Sesi oldukça gür ve sağlıklı geliyordu. ‘Rıza Amca, nasılsın? Bizimki sarmaları getirdi mi, sevdin mi bari?’ diye sordum neşeyle.
Karşı taraftan gelen ses tonu buz gibi bir şok dalgası yarattı. ‘Kızım Ayşe, ne sarması? Ne Tarık’ı? Ben o vefasızı yazdan beri, tam altı aydır görmüyorum. Bir kere telefon açtı felç oldum diye, sonra ne gelen oldu ne giden,’ dedi.
Dünya başıma yıkıldı sandım. Elimdeki çay bardağı tezgaha çarpıp devrildi. ‘Nasıl yani? Tarık her hafta sonu senin bütün işini gücünü halletmeye gelmiyor mu?’ diye kekeledim. Rıza Amca, ‘Yok kızım, benim komşu kadınlar sağ olsunlar çorbamı kaynatıyor. Tarık’ın yüzünü gören cennetlik,’ diyerek telefonu kapattı.
O an mutfağın ortasında nefessiz kaldım. Tarık… Benim yirmi beş yıllık yoldaşım, acımı paylaştığım adam, üç aydır her cumartesi bana koca bir yalan söylüyordu. Üstelik akşamları eve yüzünde güller açarak dönüyordu. Başka bir kadın. Zihnimin karanlık köşelerinde yankılanan tek ihtimal buydu. Hayatında, ona oğlumuzun yokluğunu unutturan, onu yeniden güldüren genç bir kadın vardı belki de. Akşam eve döndüğünde, bana sarılarak ‘Sarmalar harikaydı, amcam bayıldı’ dediğinde içimden kusmak geldi. Ama sustum. O gece her şeyi kendi gözlerimle görmeye karar verdim.
Gece yarısı Tarık uykuya daldığında, hırkamı omuzlarıma atıp sessizce evden çıktım. Kapalı garajımızdaki arabasına bindim. Titreyen ellerimle dikiz aynasına uzanıp araç kamerasının hafıza kartını çıkardım. Eve dönüp kartı bilgisayara takarken kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Kendimi ihanetin o soğuk, acımasız yüzüne hazırlamıştım.
Videoları açtım. Tarık’ın arabası Karaburun yoluna girmek yerine, İzmir’in en uç ilçelerinden birine, sahil kenarındaki küçük bir parka gidiyordu. Kamera açısından Tarık’ın arabadan indiğini gördüm. Bir ağacın altında bekleyen on yaşlarında bir erkek çocuğu koşarak Tarık’ın boynuna sarıldı. Tarık dizlerinin üzerine çöktü ve o küçük çocuğa sıkı sıkı sarıldı. Sonra, kocam başını o çocuğun göğsüne yasladı. Gözlerini kapattı ve dakikalarca sadece dinledi. Yüzünden süzülen yaşları kameradan bile görebiliyordum. Çocuğun annesi olduğu belli olan bir kadın uzaktan onlara tebessümle bakıyordu.
O an, beynimde bir şimşek çaktı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Yedi yıl önce, oğlumuz Can beyin ölümüyle hastanede yatarken, Tarık beni organ bağışı için ikna etmişti. ‘Can’ın kalbi başka bir bedende atsın Ayşe,’ diyerek ağlamıştı günlerce. O küçük çocuk… Can’ın kalbini taşıyan çocuktu. Tarık üç ay önce o aileyi bulmuş, her cumartesi oraya gidip oğlunun kalp atışlarını dinliyordu. Bunu bana söyleyememişti çünkü benim o acıyı tekrar yaşamamdan, kalbimin bu ağırlığı kaldıramayacağından korkmuştu.
Sabah olduğunda Tarık uyandığında beni pencerenin kenarında ağlarken buldu. Hafıza kartını avucuna koydum. ‘Can’ın kalbi… Hala bizimki gibi atıyor mu Tarık?’ diye fısıldadım. Tarık olduğu yere çöküp yüzünü elleriyle kapattı. Çılgınlar gibi ağlamaya başladı. ‘Özür dilerim, yaralarını kanatmamak için sustum ama onsuzluğa dayanamıyordum,’ dedi. Onun yanına oturdum, yirmi beş yıllık kocamın başını göğsüme yasladım. ‘Ben de duymak istiyorum,’ dedim gözyaşları içinde. ‘Oğlumuzun sesini ben de duymak istiyorum.’ O gün o parka birlikte gittik. Küçük çocuk bana da sarıldığında, göğsünde atan o tanıdık ritmi duydum. Biz o gün, yıllardır kayıp olan ruhumuzu geri bulduk.