Kocam ve Kızım Dönme Dolaptayken Gelen Mesaj, Bahçedeki Kan Donduran Sırrı Ortaya Çıkardı!

Tarih: 13.04.2026 15:26

Haber Görseli

Fatih’in o dar, yokuşlu sokaklarında sabahın erken saatleri her zaman bir telaşla başlar. Ancak o cumartesi sabahı bizim evimizde huzurlu, alışılmış bir sessizlik hakimdi. Kocam Ferhat ile dokuz yıllık evliliğimiz, fırtınalardan uzak, güvenli bir liman gibiydi. Yedi yaşındaki kızımız Zeynep, hayatımızın merkezindeydi. O sabah Ferhat, Zeynep’i Vialand tema parkına götürmek için erkenden uyandırdı. Ben ise evde kalmak zorundaydım; mahalleden komşumuzun kızı için diktiğim zümrüt yeşili, kadife bir kına elbisesini hafta sonuna yetiştirmem gerekiyordu. Onları kapıdan neşeyle uğurladıktan birkaç saat sonra telefonum titredi. Ekranda Ferhat’tan gelen bir fotoğraf vardı: Zeynep, arkasında devasa, rengarenk bir dönme dolapla gülümsüyordu. Altında, ‘Burası tam ona göre, keşke sen de gelseydin’ yazıyordu. Fotoğrafa bakıp gülümsedim ve çayımı yudumlayarak dikiş makinemin başına geçtim. Ancak işler planladığım gibi gitmedi. Kaftanın en zorlu nakış kısmına geldiğimde, yıllardır kahrımı çeken dikiş makinem korkunç bir metalik ses çıkararak aniden durdu. İğne kırılmış, motor tamamen kilitlenmişti. Masanın üzerine serilmiş, yarım kalmış o ağır kadife kumaşa bakarken içimde bir çaresizlik büyüdü. Bu elbiseyi yarına teslim etmezsem, komşuma büyük mahcup olacaktım. O an aklıma bir kurtuluş yolu geldi. Sapanca’daki yazlık evimizde, annemden kalma eski ama taş gibi sağlam bir dikiş makinesi vardı. Yazları oraya gittiğimizde ufak tefek sökükleri onunla hallederdim. Çok mükemmel bir makine değildi ama şu anki krizimi çözecek tek şeydi. TEM otoyoluna çıkıp hızlıca gidip dönersem, akşam ezanından önce evde olabilirdim. Evin boş ve sessiz olması gerekiyordu. Sapanca’daki evin bulunduğu toprak yola saptığımda, etrafı saran çam ağaçlarının kokusu biraz olsun stresimi almıştı. Ancak bahçe kapısına yaklaştığımda kalbim bir anlığına tekledi. Arabayı hemen tanıdım. Onun arabasıydı. Ferhat’ın arabası tam kapının önüne park edilmişti. Bir an direksiyona tutunup donakaldım. Zihnim bana oyun mu oynuyordu? Onların şu an İstanbul’un göbeğinde, oyuncakların arasında olması gerekiyordu. Belki de Zeynep midesini bozdu, erken döndüler diye düşündüm. Ama neden Fatih’teki evimize değil de buraya gelmişlerdi? Üstelik bana haber vermeden… Arabadan indim. Etrafta çıt çıkmıyordu. Sapanca’nın o meşhur rüzgarı bile esmiyordu sanki. Eve doğru adımlarımı atarken, içimde adını koyamadığım bir ürperti filizlendi. Sonra o sesi duydum. Boğuk, tok ve ritmik bir ses. Bir küreğin toprağa saplanışı ve ardından gelen toprak dökülme sesi. Göğsüm sıkıştı, nefes alışverişim hızlandı. Ses, evin arka bahçesinden, göle bakan taraftan geliyordu. Adımlarım istemsizce yavaşladı, sanki göreceğim şeyden korkarak kaçmak ister gibiydim. Evin köşesini döndüğüm an, zaman benim için durdu. Ferhat oradaydı. Üzerinde sabah evden çıkarken giydiği gömlek yoktu, kan ter içinde kalmıştı. Önünde, oldukça derin, taze kazılmış geniş bir çukur vardı. Elindeki kürekle, deliler gibi çukura toprak atıyordu. Hareketleri o kadar panik dolu ve aceleciydi ki, sanki hayatı buna bağlıymış gibi üstünü örtmeye çalışıyordu. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. ‘FERHAT — NE YAPIYORSUN SEN?!’ diye bağırdığımda, sesi duymasıyla birlikte elindeki kürek büyük bir gürültüyle yere düştü. Yüzündeki o dehşet ifadesini ömrüm boyunca unutamayacağım. Rengi bembeyaz olmuştu. ‘Selma… Senin ne işin var burada?’ diye kekeledi. Gözlerim çukura kaydı. Çukurun dibinde, siyah, kalın ve oldukça şişkin bir çöp poşeti duruyordu. Aklıma ilk gelen şey Zeynep oldu. ‘Zeynep nerede?!’ diye çığlık attım. Ferhat ellerini havaya kaldırıp, ‘İçeride! Arabada uyuyor, yemin ederim uyuyor!’ dedi. Koşarak poşetin yanına, çukurun içine atladım. Ferhat beni durdurmak için koluma yapıştı ama onu var gücümle ittim. Tırnaklarımla siyah poşeti yırttım. Poşetin içinden dökülenler karşısında dizlerimin bağı çözüldü. Pembe, küçük bir bebek patiği, bir kadına ait gümüş bir kolye, üzerinde yabancı bir ismin yazılı olduğu bir hastane dosyası ve onlarca fotoğraf… Fotoğraflarda Ferhat, tanımadığım genç bir kadın ve Zeynep yaşlarında başka bir kız çocuğuyla sarmaş dolaştı. Ferhat çukurun kenarına çöküp hıçkırarak ağlamaya başladı. ‘Sabah attığın fotoğraf…’ diye fısıldadım, sesim titriyordu. ‘O fotoğraf geçen aydandı Selma… Sana yalan söyledim.’ Ferhat, iki yıl önce benden gizli bir hayat kurmuştu. O kadın amansız bir hastalığa yakalanıp vefat edince, kadının ailesi bu eşyaları Ferhat’a gönderip, bu sırrı bana anlatmakla tehdit etmişti. Ferhat, mükemmel aile babası maskesi düşmesin diye, bu geçmişi kelimenin tam anlamıyla toprağa gömmeye gelmişti. Çukurun içinde, kocamın yalanlarıyla baş başa kaldım. Ağır ağır ayağa kalktım, üstümdeki toprağı silkeledim. Yerde diz çökmüş, af dileyen adama son kez baktım. Arabaya doğru yürürken, arkamda sadece kazılmış bir çukur değil, dokuz yıllık koca bir yalanı bıraktığımı biliyordum. Zeynep’i kucağıma alıp kendi arabama bindirdim. Motoru çalıştırdığımda, Ferhat’ın o çukurun başında yıkılışını dikiz aynamdan izleyerek, kendi gerçeğime doğru yola çıktım.