Adım Ferhat. Kırk dokuz yaşındayım. Ankara-Eskişehir karayolu üzerindeki o meşhur, rüzgarı hiç bitmeyen dinlenme tesislerinden birinin benzinliğinde çalışıyorum.
Gece vardiyaları burada bir başkadır; bozkırın ortasında, sanki dünyanın geri kalanından kopmuşsunuz gibi hissedersiniz.
Geçim derdi zor. 30.000 TL gibi bir paraya, yani asgari ücretin biraz üzerinde bir rakama, tüm gece o ayazı yiyip geleni gideni idare etmek insanı çabuk yaşlandırıyor. Bir de üzerine bankalara olan o bitmek bilmeyen borçlar eklenince, insan kendi derdinden etrafı göremiyor bazen.
Şubat ayının en sert haftasıydı. Kar atıştırıyor, yoldan geçen arabaların tekerlek sesleri ıslak asfaltta yankılanıyordu. Saat tam 01:15’ti. Dışarıdaki pompaları kontrol edip market kısmına girdim. O sırada döküntü, eski model bir araba tekleyerek istasyonun kenarına yanaştı. Arabanın içinden bir kadın indi. Kucağında, hırkaya sarılmış bir çocuk vardı.
Kadın marketten içeri girdiğinde, adeta buz tutmuş gibiydi. Yüzü bembeyazdı, dudakları titriyordu. Üzerinde sadece ince bir sonbahar ceket vardı.
Çocuğun ise sürekli öksürdüğünü duyabiliyordum. O kadar bitkin görünüyordu ki, raflara tutunarak yürüyebildiğini fark ettim. Gözlerinde sadece çaresizlik değil, derin bir korku da vardı.
Hemen ıslak mendil, bir şişe su, bir kutu süt ve en ufak boy bir paket bebek bezi aldı. Kasaya geldiğinde elleri o kadar çok titriyordu ki, ürünleri tezgaha koyarken suyunu düşürdü. ‘Hemen alıyorum, özür dilerim,’ diyerek eğilmeye çalıştı.
‘Dur ablacım, ben alırım, sen çocuğu tut,’ dedim hızlıca tezgahın arkasından çıkıp suyu alırken.
Barkodları okuttum. ‘Toplam 380 lira tuttu,’ dedim.
Kadın, yıpranmış bez çantasını açtı. Bütün bozuklukları, buruşuk on ve yirmi liralıkları çıkardı. Tekrar tekrar saydı. Yutkundu, gözlerini kaçırarak, ‘Abi… 200 liram var. 180 liram eksik çıkıyor. Ben… şu mendili ve bezi geri bırakayım. Sütle su yeter,’ dedi. Sesi çatlamıştı.
Bebek bezini bırakması demek, o soğukta arabada o çocukla ne çekeceğini çok iyi bilmek demekti. Benim de cebimde ay sonuna kadar ayırdığım son 500 liram duruyordu. Düşünmedim bile. ‘Olmaz öyle şey,’ dedim, bezleri poşete koyarak. ‘Çocuk perişan olur. Ben tamamlıyorum üstünü.’
Bana sanki hayal görüyormuş gibi baktı. ‘Nasıl yani? Abi senin de durumun belli, ne diye bana veriyorsun?’ diye sordu.
‘Gece uzun, yol soğuk abla,’ dedim usulca. ‘Siz sağ salim evinize gidin, benim içim rahat etsin yeter.’
Kadın gözyaşlarına hakim olamadı. Poşeti aldı, bana uzun uzun baktı. ‘İsmin ne abi senin?’ diye sordu çıkmadan önce.
‘Ferhat,’ dedim.
Başını salladı, arabasına bindi ve yavaşça karanlığa karıştı. Benim için o gece bitmişti, sıradan, küçük bir insanlık göreviydi. Konu kapandı sanıyordum.
Tam bir hafta sonra, ortalık karıştı. Ben gece uyuyordum, gündüz vardiyasındaki arkadaşlar telefonumu mesaj yağmuruna tutmuştu. Akşam işe gittiğimde, istasyonun müdürü Semih Bey beni kapıda karşıladı. Yanında birkaç adam daha vardı. Beni doğruca ofisine çekti.
‘Geçen hafta Cuma gecesi… Bir kadının alışverişini cebinden mi ödedin sen?’ diye sordu Semih Bey, gözleri fal taşı gibi açılmış halde.
Korkuyla yutkundum. Acaba kadının kocası falan mı geldi olay çıkarmaya diye düşündüm. ‘Evet müdürüm. Eksik parası vardı, ben verdim kasaya. Bir sorun mu var?’
Semih Bey başını iki yana salladı, masasının üzerindeki bilgisayarı çevirdi ve bana bir zarf uzattı. ‘Bu zarf sana Ahbap derneğinden geldi az önce. Şu videoya bak önce.’
Ekranda o geceki kadını gördüm. Arabasının içindeydi, ağlıyordu. Meğer o kadın, kocasından şiddet gören ve beş kuruşsuz evden kaçan bir anneymiş. Arabada çocuğuna yedirecek bir şeyi kalmadığında benim o 180 lirayı verişimi, o sıradaki konuşmamızı gizlice telefonunun kamerasıyla çekmiş. Altına şu notu yazmıştı: ‘Ankara-Eskişehir yolunda, kendisi de asgari ücretle çalışan bu güzel adam, cebindeki son parasını hiç tanımadığı bana ve bebeğime verdi. İnsanlık ölmemiş.’
Video milyonlarca kez izlenmiş, Haluk Levent devreye girmiş, televizyon kanalları haberi yapmıştı. Bütün Türkiye ‘Ferhat Abi’yi konuşuyordu.
Titreyen ellerimle zarfı açtım. İçinden resmi bir belge ve bir mektup çıktı. Mektup dernek yönetimi tarafından yazılmıştı. Belge ise bir banka dekontuydu.
‘Sevgili Ferhat Abi,’ diyordu mektup. ‘Senin o gece yaptığın karşılıksız iyilik, bütün ülkenin yüreğini ısıttı. Ceren Hanım ve bebeği şimdi bizim güvencemizde, ona bir ev ve iş ayarladık. Ama Türkiye halkı seni de unutmadı. Açılan bağış kampanyasında, senin o güzel yüreğin, banka borçların ve ailen için tam 1.500.000 TL toplandı. Bu para hesabına aktarıldı. İyiliğin dünyayı nasıl değiştirebileceğini bize gösterdiğin için teşekkür ederiz.’
Dekonttaki rakama bakarken dizlerimin bağı çözüldü. Sandalyeye yığılıp kaldım. Ellerim titriyor, gözyaşlarım sel gibi akıyordu. Kırk dokuz yıllık çileli hayatımda, o soğuk bozkır gecesinde cebimden çıkan 180 liranın, bütün ülkenin sevgisi ve duasıyla bana bir mucize olarak döneceğini rüyamda görsem inanmazdım.