Kızım Eğlence Parkında Sanıyordum… Kocamı Şile’de Toprağı Kazarken Yakaladım ve Sırrı Kanımı Dondurdu!

Kadıköy Moda’nın o meşhur kalabalığı, o cumartesi sabahı penceremden içeri sızarken, benim dünyam sadece iğne, iplik ve beyaz saten kumaştan ibaretti. Kocam Tarık’la dokuz yıllık, dışarıdan bakıldığında imrenilen bir evliliğimiz vardı. Yedi yaşındaki kızımız Elif, bu sakin ve güvenli hayatımızın en güzel meyvesiydi. O sabah Tarık, Elif’i Tema Park’a götüreceğini söylediğinde içten içe sevinmiştim. Çünkü teslim tarihi yaklaşan özel tasarım bir gelinlik siparişim vardı ve odaklanmam gerekiyordu. Saat ona doğru telefonum titredi. Tarık, Elif’in atlıkarıncada çekilmiş, arkasında devasa oyuncakların göründüğü neşeli bir fotoğrafını yollamış, ‘Buraya bayıldı, bir dahaki sefere üçümüz gelelim’ yazmıştı. Onların bu mutlu anına gülümseyip işime geri döndüm. Fakat tam gelinliğin kuyruk kısmını dikerken, emektar dikiş makinem şiddetli bir sarsıntıyla kilitlendi. İğne paramparça olmuş, alt bobin tamamen sıkışmıştı. Ne yaptıysam çalıştıramadım. Çaresizce ellerim başımın arasında düşünürken aklıma Şile’deki dağ evimiz geldi. Evlendiğimiz ilk yıllarda oraya koyduğumuz eski bir dikiş makinesi vardı. O makineyi alıp gelirsem, geceyi uykusuz geçirir ama bu siparişi yetiştirirdim. Tarık’ı arayıp keyiflerini bölmek istemedim; nasılsa kısa sürede gidip gelecektim. Şile’nin o virajlı, ormanlık yollarından geçerken içimde sadece işi yetiştirmenin telaşı vardı. Evin bulunduğu o ıssız yamaca geldiğimde, çakıl taşlarının üzerinde duran tanıdık araba beni beynimden vurulmuşa çevirdi. Tarık’ın arabasıydı bu! Motor kaputu hala sıcaktı. Olduğum yere mıhlandım. Onların şu an Kadıköy’den kilometrelerce uzakta, bir eğlence parkında olması gerekiyordu. Bana neden yalan söylemişti? Arabadan sessizce indim. Rüzgarın uğultusu dışında Şile evimizin etrafında ölümcül bir sessizlik vardı. Temkinli adımlarla eve yaklaştım. Birden evin arka bahçesinden gelen o sesi duydum. Toprağı yaran, ritmik ve ağır bir ses… Bir çukur kazılıyordu. Nefesimi tuttum. Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi atıyordu. Köşeyi döndüğümde gördüğüm manzara, zihnimin algılayabileceğinin çok ötesindeydi. Tarık oradaydı. Üzeri çamur içindeydi. Kazdığı derin çukurun başında soluk soluğa kalmıştı ve telaşla toprağı geri atmaya çalışıyordu. ‘TARIK — NE YAPIYORSUN SEN?!’ diye feryat ettiğimde, Tarık sırtından vurulmuş gibi sıçradı. Elindeki kürek yere düştü. Yüzünde daha önce hiç görmediğim, dehşet dolu, vahşi bir ifade vardı. Çukura doğru koştum. ‘Elif… Elif nerede?!’ diye çığlık attım. Tarık kollarımı tuttu, ‘O güvende! Arabada, tabletinde oyun oynuyor, yemin ederim güvende!’ diye yalvardı. Gözlerim çukurun dibindeki şeye takıldı. Çamurun içinde ağır, paslanmaz çelikten, şifreli bir kasa duruyordu. Kasanın üzeri eski toprakla kaplıydı, belli ki yeni gömmüyordu, daha önce gömdüğü bir şeyi yerinden çıkarmış veya kontrol ediyordu. Tarık’ı var gücümle itip kasanın üzerine kapandım. Çamurların içinden kasanın kilidini zorlamaya başladım. Tarık arkamdan ağlıyordu. ‘Yapma Ayşe… Lütfen açma. O kapağı açarsan hayatımız biter.’ Sözleri beni daha da hırslandırdı. Yerdeki küreği alıp kasanın kilit noktasına deliler gibi vurmaya başladım. Üçüncü vuruşumda kilit büyük bir çatırtıyla kırıldı. Kapağı açtığımda gördüklerim kanımı dondurdu. Kasanın içinde sahte pasaportlar vardı. Farklı isimler, farklı kimlikler ama hepsinde Tarık’ın fotoğrafı… Ve en altta, eski bir tabanca ile on yıl öncesine ait sararmış bir gazete küpürü: ‘Trabzon’daki Kan Davasında Son Kurban: Katil Hala Aranıyor.’ Tarık yere çöktü, yüzünü çamurlu ellerinin arasına aldı. ‘Benim gerçek adım Tarık değil…’ diye fısıldadı sesi titreyerek. ‘Beni buldular Ayşe. Dün Moda’da eskilerden birini gördüm. Sizi korumak için tek çarem silahımı ve eski kimliğimi çıkarıp buradan gitmekti. O fotoğrafı sabahtan çektim ki sen beni parkta bil. Kaçacaktım. Sizi o karanlığa çekmemek için sizi terk edecektim…’ Şile’nin dondurucu rüzgarı yüzüme çarparken, dokuz yıldır aynı yastığa baş koyduğum adamın aslında bir hayalet olduğunu anladım. O an, ormanda başlayan hafif yağmur damlaları kasanın içindeki o karanlık geçmişin üzerine düşerken, masal gibi sandığım hayatımın aslında ne kadar büyük bir kabus olduğunu acı bir şekilde öğrendim.