
Torunum Emre henüz dokuz yaşında. Hayatın en acımasız yüzüyle, çocukluğunu doya doya yaşaması gereken bir yaşta tanıştı. İki yıl önce, İstanbul’un o kasvetli kış günlerinden birinde, oğlum Burak’ın ilk eşi olan canım gelinim Zeynep’i meme kanserinden kaybettik. Zeynep, sadece evin değil, sokağın, mahallenin, bizim bütün dünyamızın neşesiydi. Çapa Tıp Fakültesi’nin soğuk koridorlarında aylarca umut aradık ama hastalık onu bizden kopardı. Bu kayıp sadece Zeynep’i alıp götürmedi; o hayat dolu, gözlerinin içi gülen çocuğun içindeki bütün ışığı da söndürdü.
Emre o günden sonra bambaşka bir çocuğa dönüştü. Artık eski kahkahalarını duyamıyorduk. Mahalledeki çocuklarla top oynamayı bıraktı, bakkaldan çikolata istemez oldu. Sadece odasına kapanıyor ve saatlerce boş duvara bakıyordu. Ancak tutunduğu tek bir şey vardı: Annesinin hırkaları. Zeynep’in kendi elleriyle ördüğü, hala onun o hafif lavanta kokusunu taşıyan yumuşacık yün hırkalar… Emre onlara sarılmadan uyuyamıyordu.
Zaman geçti ve oğlum Burak, Aylin adında bir kadınla ikinci evliliğini yaptı. Aylin, dışarıdan bakıldığında gösterişli, bakımlı ama kalbinde o şefkat kırıntısını bir türlü göremediğim biriydi. Evlendiği ilk günden itibaren evdeki düzeni değiştirmeye, Zeynep’in anılarını silmeye yemin etmiş gibiydi. Aylin’e göre o hırkalar ‘eski püskü çaputlar’dı ve onun modern, lüks evinde yerleri yoktu. Oğlum Burak ise her seferinde onu savunuyordu. ‘Anne, daha yeni alışıyor,’ diyordu. ‘Çocuk büyütmeyi bilmiyor, ona biraz zaman verelim.’
Biz de sustuk. Emre daha fazla üzülmesin diye hep alttan aldık. Ta ki o güne kadar… Yaklaşan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı öncesinde, Emre bir öğleden sonra yanıma geldi. Elinde yamuk yumuk, ilmekleri kaçmış, küçük bir örgü tavşan vardı.
‘Bunu hastanedeki çocuklar için yaptım babaanne,’ dedi kısık bir sesle. ‘Çapa’da yatarken annemin yanındaki odalarda hep saçları dökülmüş çocuklar vardı. Onlar yalnız hissetmesin diye.’
Boğazım düğümlendi. Yutkunamadım. ‘Neden tavşan yavrum?’ diye sordum titreyen sesimle. Hafifçe gülümsedi. İki yıldır yüzünde gördüğüm ilk gerçek tebessümdü bu. ‘Annem bana hep benim küçük tavşanım derdi…’
O an gözyaşlarıma hakim olamadım. O günden sonra Emre saatlerce odasından çıkmadı. Zeynep’in o çok sevdiği hırkalarını özenle söküyor, o yünlerden hastanedeki çocuklar için amigurumi tavşanlar örüyordu. Eğri kulaklı, şaşı bakışlı, boyları birbirinden farklı tam 100 küçük sevgi yumağı. Her birinin boynuna küçük bir karton asmıştı: ‘Asla yalnız değilsin.’, ‘Sen çok cesursun.’, ‘Savaşmaya devam et.’
İki yıl aradan sonra ilk defa torunumun gözlerinde bir gurur, bir yaşama sevinci görüyordum. Ta ki Aylin, Nişantaşı’nda kuaförden ve alışverişten dönüp odaya girene kadar. Elindeki 50 bin liralık çantasını koltuğa fırlattı ve salonun ortasında duran kutulara küçümseyerek baktı.
‘Bu çöp yığını da ne böyle?’ dedi yüzünü buruşturarak.
‘Emre onları hastanedeki kanser hastası çocuklar için ördü,’ dedim durumu yumuşatmaya çalışarak. Aylin kutunun içinden bir tavşanı iki parmağının ucuyla iğrenerek tuttu, alaycı bir kahkaha attı. ‘Şu çaputları mı verecek? Çocuklar bunlardan mikrop kapar. Evimi çöp eve çevirdiniz!’
Ben daha ne olduğunu anlayamadan, Aylin o iki büyük kutuyu kavradığı gibi dışarı fırladı. Sitenin bahçesindeki dev çöp konteynerine doğru yürürken arkasından bağırdım ama dinlemedi. Hepsini acımasızca çöpe boşalttı. Emre olduğu yerde donakalmıştı. Tek bir kelime edemedi, sadece omuzları sarsılarak sessizce ağlamaya başladı. Çocuğun kalbini bir kez daha kırmışlardı.
İşte tam o an, oğlum Burak arabasıyla bahçeye girdi. İşi erken bitmişti. Olanları kapıdan görmüştü. Yüzü asıktı. Burak’a döndüm, ona bağırıp çağıracağını, oğlunun emeğini koruyacağını umdum. Ama Burak sessizdi. Bir an için içimden, ‘Yine bu kadını savunacak’ diye geçirdim. Aylin ise zafer kazanmış bir edayla Burak’a bakıyor, ‘Evimi çöplüğe çevirmelerine izin veremezdim canım’ diyordu.
Burak çok sakin bir sesle, ‘Burada bekle. Sadece bir saniye,’ dedi ve eve girdi.
Emre hala titriyordu. Aylin kollarını kavuşturmuş, ukala bir tavırla bekliyordu. Bir dakika sonra oğlum evden çıktı. Elinde dikkatle tuttuğu SADECE TEK BİR ŞEY vardı. Kırmızı, deri kaplı küçük bir defter. Aylin ona şöyle bir baktı ve aniden donakaldı. O ukala tavrı saniyeler içinde yok oldu. Yüzünden kan çekildi, bembeyaz oldu ve sesi bir fısıltıya dönüştü.
‘Hayır… bekle…’ diyebildi sadece.
Geriye doğru bir adım attı titreyen bacaklarıyla.
‘… Hayır… o sende olmamalıydı.’
Burak’ın elindeki şey, Aylin’in kilitli çekmecesinde sakladığı kişisel günlüğüydü. Burak tesadüfen o sabah çekmecenin açık unutulduğunu fark edip içine bakmıştı. Defterde, Aylin’in Burak’ı hiç sevmediği, sadece maddi gücü için evlendiği yazıyordu. Daha da kötüsü, Emre’yi en kısa sürede yatılı bir okula gönderip evden nasıl atacağının, Zeynep’ten Emre’ye kalan miras evi sahte vekaletnamelerle kendi üzerine nasıl geçireceğinin planlarıyla doluydu. O defter, şeytani bir aklın itirafnamesiydi.
‘Sen,’ dedi Burak sesi titreyerek, ‘Sen bir canavarsın. Benim oğlumun emeğine, ölen annesinin hatırasına çöp dedin. Ama asıl çöp olan senin o karanlık kalbin.’
Burak o gün o kadını evden kovdu. Eşyalarını toplamasına bile izin vermeden kapı dışarı etti. Sonra hep birlikte o çöp konteynerine koştuk. Kutular en üstteydi, tavşanlar kirlenmemişti. Onları gözyaşları içinde tek tek çıkardık. O hafta sonu, Burak, Emre ve ben o 100 tavşanı Çapa Çocuk Onkoloji servisine ellerimizle dağıttık. Hasta çocukların o tavşanlara sarılırken yüzlerindeki gülümseme, Emre’nin kalbindeki kırık dökük parçaları yeniden birleştirmişti. Karanlık evimizden gitmiş, yerine yeniden umut gelmişti.