
İstanbul’un o gri, bitmek bilmeyen yağmurlu sabahlarından biriydi. Fatih’teki dökülen sıvalarıyla ayakta durmaya çalışan üç odalı kiralık evimizin mutfağında, elimdeki son tarhana paketini tencereye boşaltırken gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Ben Zeynep. 29 yaşındayım ve omuzlarında dünyanın tüm yükünü taşıyan üç çocuk annesi bir kadınım. Kocam Ferhat, iki yıl önce bir gece yarısı ‘Ben bu yükü kaldıramıyorum’ diyerek kapıyı çekip gittiğinde, hayatın benim için ne kadar zorlaşabileceğini tahmin edememiştim. Ama hayat, siz hazır olana kadar beklemiyor.
İlk başlarda merdiven silerek, evlere temizliğe giderek ayakta kalmaya çalıştım. Ancak altı ay önce en küçük oğlum Caner hastalandı. Zeynep Kamil Hastanesi’nin soğuk koridorlarında geçirdiğimiz geceler, bitmek bilmeyen tahliller ve o korkunç teşhis… Özel ilaçlar ve tedavi masrafları için önce bankadan 50.000 TL kredi çektim. Yetmedi, eş dosttan borç aldım. Sonra bir kredi daha… Geçtiğimiz ay ise temizliğe gittiğim evlerin sahibi, ‘Artık kendimiz halledeceğiz’ diyerek işime son verdi. Bankadan gelen haciz kağıdı, mutfak masasının üzerinde bir saatli bomba gibi duruyordu. İki gün içinde 120.000 TL ödemezsem, çocuklarımla birlikte sokağa atılacaktım. Günlerdir uyumuyordum.
Çaresizlik içinde kıvranırken, yatak odasındaki eski ceviz sandığa gittim. İçinde, rahmetli babaannem Selma’dan kalan küçük, kadife bir kutu vardı. Babaannem vefat etmeden önce ellerimi tutmuş, ‘Güzel kızım, bu küpeler bir gün sana çok iyi bakacak. Onları sadece en karanlık gününde çıkar’ demişti. Kutuyu açtım. 18 ayar altından yapılmış, damla şeklinde, oldukça ağır ve kenarları yılların yorgunluğuyla biraz aşınmış o antika küpeler bana bakıyordu. Onları satmak, babaannemin hatırasına ihanet etmek gibi hissettiriyordu ama Caner’in nefes alabilmesi ve başımızı sokacak bir evimizin olması için başka çarem yoktu.
Ertesi sabah yağmur altında Kapalıçarşı’ya doğru yürüdüm. Nuruosmaniye kapısından içeri girerken, turistlerin ve esnafın o tanıdık uğultusu beynimde yankılanıyordu. Kuyumcular sokağında, altınların göz aldığı o lüks vitrinlerden ziyade, daha kuytuda kalmış, camında ‘Antika ve Yadigâr Eşyalar Alınır’ yazan eski bir dükkana girdim. İçerisi ahşap ve eski kitap kokuyordu. Tezgahın arkasında, yetmişli yaşlarında, gözlüklerini burnunun ucuna indirmiş İhsan Usta oturuyordu.
Titreyen ellerimle kutuyu tezgaha koydum. ‘Ben… Ben bunları satmak zorundayım amca. Bankaya borcum var, evim elden gidiyor,’ dedim sesim çatlayarak. İhsan Usta bana şefkatle ama bir o kadar da dikkatle baktı. Kutuyu yavaşça açtı. Küpeleri gördüğü an gözleri hafifçe kısıldı. Çekmecesinden özel büyütecini çıkardı ve gözüne takıp dükkanın loş ışığı altında küpeleri incelemeye başladı. Saniyeler bana saatler gibi geliyordu. Sonra küpenin birini ters çevirdi ve arkasındaki o çok küçük, gözle zor görülen işlemeye baktı.
Ve bir anda donup kaldı.
Büyüteç titreyen ellerinden tezgahın camına ‘tık’ diye düştü. Yüzündeki kan çekilmiş, adeta bir hayalet görmüş gibi bembeyaz olmuştu. Kesik kesik nefes alarak, ‘Kızım… Bu küpeleri… Bunları nereden buldun?’ diye sordu. Gözlerim dolarak, ‘Babaannem Selma’nın yadigârı. Neden sordunuz, değersiz mi yoksa?’ dedim. İhsan Usta’nın elleri o kadar şiddetli titriyordu ki, çekmeceyi açarken anahtarı düşürdü. Eğilip aldı, çekmeceyi açtı ve solmuş, kenarları yıpranmış siyah beyaz bir fotoğraf çıkarıp önüme koydu. Fotoğrafta, babaannem Selma’nın gençlik halleri ve yanında İhsan Usta’ya çok benzeyen genç bir adam vardı.
Bana yaşlı gözlerle baktı ve ‘Çünkü… Çünkü birileri yıllardır bu kapıdan içeri girmeni bekliyordu… Hem de yıllardır,’ dedi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.
Nefesimi tutmuştum. İhsan Usta derin bir iç çekerek anlatmaya başladı: ‘Bu fotoğraftaki genç adam, benim babam Halil Usta. Ve yanındaki melek de senin babaannen Selma. Babam, Selma’ya deliler gibi aşıktı. Ancak Selma’nın ailesi onu zengin bir tüccarla zorla evlendirdi. Babam, Selma’nın düğününden bir gece önce, ona bu 18 ayar damla küpeleri hediye etti. Ama bu sıradan bir küpe değildi kızım. Babam hayatı boyunca kazandığı tüm servetini, bir gün Selma veya onun soyundan biri dara düşerse diye İsviçre’deki bir banka hesabına yatırdı. O hesabın şifresi ve kasa numarası, işte tam şu an elinde tuttuğun küpelerin arkasına mikro harflerle işlenmiş durumda.’
Duyduklarım karşısında dizlerimin bağı çözüldü, sandalyeye yığıldım. İhsan Usta titreyen elleriyle bir bardak su uzattı. ‘Babam vefat etmeden önce bana yemin ettirdi. O küpeleri kim getirirse, emaneti ona teslim edecektim. Ben 40 yıldır bu dükkanda her gün o kapıya bakarak senin gelmeni bekledim. Babaannen o kadar asil bir kadındı ki, onca yıl ne kadar zorluk çekerse çeksin, emanete ihanet edip o şifreyi kullanmamış. Onu sana, en doğru zamana saklamış.’
İhsan Usta hemen arka odadaki çelik kasadan babasının bıraktığı resmi evrakları ve hesap cüzdanlarını çıkardı. Hesapta yatan para, değil banka borcumu kapatmak, çocuklarıma ve bana ömrümüzün sonuna kadar yetecek, bizi tüm dertlerimizden kurtaracak kadar büyüktü. O gün o dükkandan sadece borcumu kapatacak bir meblağ ile değil, babaannemin bana bıraktığı o devasa sevgi ve korumayla, yeniden doğmuş bir kadın olarak çıktım. Hayat gerçekten de siz hazır olana kadar beklemiyordu, ama bazen mucizeler, en karanlık anınızda, bir damla altının içinde parlıyordu.