FLAŞ HABER:
Ana Sayfa Genel 13 Nisan 2026 0 Görüntüleme

Dev Market Zincirinin Sahibi Kendi Mağazasına Evsiz Kılığında Girdi: O Eli Tutan Kişi Hayatının Şokunu Yaşadı

Haber Görseli

İstanbul Boğazı’nın serin rüzgarları Beylerbeyi’ndeki yalının pencerelerini döverken, 90 yaşındaki Hulusi Bey deri koltuğunda oturmuş, şöminedeki ateşin dans edişini izliyordu. 1950’lerin o zorlu yoksulluk yıllarında Eminönü’nde küçücük bir bakkal dükkanıyla başladığı serüven, bugün Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış, on binlerce çalışanı olan devasa ‘Bereket Hipermarketleri’ zincirine dönüşmüştü. Türkiye’nin en zengin adamlarından biriydi. Banka hesapları, gayrimenkuller, emrinde pervane olan bir yönetim kurulu… Ancak tüm bu şatafatın ortasında, kalbindeki o devasa boşluk yankılanıp duruyordu. 1992 yılının o kara kışında can yoldaşı Ayla’yı toprağa verdiğinden beri, ne yediği yemeğin bir tadı kalmıştı ne de kazandığı paranın. Çocuğu olmamıştı Hulusi’nin. Şimdi, ömrünün son demlerini yaşarken zihnini kemiren tek bir soru vardı: ‘Ben bu dünyadan göçüp gittiğimde, tırnaklarımla kazıyarak kurduğum bu imparatorluk kime kalacak?’ Yönetim kurulundaki o kravatlı, asık suratlı adamların, yeğenlerinin ve akrabalarının sadece paranın kokusunu aldıkları için etrafında fırıldak olduklarını çok iyi biliyordu. Miras kavgalarının koskoca holdingleri nasıl paramparça ettiğine defalarca şahit olmuştu. Hulusi’ye zeki bir yönetici değil, ‘gerçek bir kalbi’ olan, merhameti vicdanında taşıyan biri lazımdı. Ahilik kültürünü, esnaf ahlakını bilen biri…

O gece, şöminenin başında aldığı karar, herkesin ona ‘bunak’ diyeceği kadar pervasızcaydı. Ertesi sabah gün ağarmadan uyandı. Yalının bahçıvanının çöpe atmak için ayırdığı o yırtık, sökük, çamur içindeki eski parkayı ve pantolonu üzerine geçirdi. Yüzüne biraz soba külü ve toprak sürdü. Bembeyaz, bakımlı saçlarını darmadağın edip, ayağına altı delinmiş bir çift eski kundura geçirdi. Aynaya baktığında, Türkiye’nin en zengin iş adamı Hulusi Bey gitmiş, yerine sokaklarda kağıt toplayan, kimsenin yüzüne bakmak istemeyeceği, kimsesiz bir ihtiyar gelmişti. Cebine sadece bir akbil aldı ve yalıdan sessizce çıkıp, Beşiktaş’taki en büyük, en lüks şubesine doğru yola koyuldu.

Otobüsten inip kendi adını taşıyan o devasa, ışıl ışıl marketin döner kapısından içeri adım attığında, içerideki o taze pişmiş unlu mamullerin, temizlik malzemelerinin kokusu yüzüne vurdu. Eskiden, Eminönü’ndeki dükkanında da bu sabun ve ekmek kokusu birbirine karışırdı. Gözleri yaşardı. Ağır ve aksak adımlarla lüks şarküteri reyonuna doğru ilerledi. Daha beş dakika geçmemişti ki, o soğuk, acımasız gerçekle yüzleşti. İnsanlar ondan veba hastasıymış gibi kaçışıyordu. Lüks kıyafetli bir kadın kasiyere yanaşıp, ‘İçerisi leş gibi çöp koktu, güvenliğiniz nerede sizin?’ diye fısıldadı yüksek sesle. Yan reyonda takım elbiseli bir adam, küçük oğlunun kolunu çekiştirerek, ‘Bakma şu dilenciye Can, hadi yürü gözünü seveyim, mikrop kapacaksın!’ diye söylendi.

Hulusi’nin kalbi sıkıştı. Kendi kurduğu, insanlara hizmet etmesi gereken bu yer, ne ara bu kadar kibre boğulmuştu? O sırada, koridorun sonundan hızlı adımlarla gelen mağaza müdürü Vedat belirdi. Vedat’ı on yıl önce depoda asgari ücretle işe başladığında bizzat Hulusi keşfetmiş, okutmuş ve müdür yapmıştı. Vedat, ihtiyarın yanına hışımla geldi, burnunu tutarak, ‘Hadi amca, hadi başka kapıya! Müşteriyi rahatsız ediyorsun. Bizim burada senin gibilere verecek sadakamız yok, çık dışarı!’ diye bağırdı ve güvenlikleri çağırdı. Hulusi’nin gözünden bir damla yaş süzüldü. Bu gözyaşı kendi haline değil, insanlığın düştüğü bu kuyuya idi. Omuzlarını çökertti, başını öne eğdi. Hayal kırıklığı içinde, titreyen bacaklarıyla çıkışa doğru dönmüştü ki…

Aniden, arkasından biri kalın, nasırlı elleriyle Hulusi’nin kolunu çok sıkı bir şekilde kavradı. Hulusi irkilerek arkasını döndüğünde, karşısında üzerinde marketin kırmızı yeleği olan, yirmi yaşlarında, ter içinde kalmış genç bir reyon görevlisi duruyordu. Çocuğun yaka kartında ‘Yasin’ yazıyordu. Yasin, müdür Vedat’a dönüp, ‘Vedat Bey, amca benim misafirim. Lütfen ona dokunmayın, ben ilgileneceğim’ dedi. Vedat homurdanarak uzaklaşırken, Yasin ihtiyarın o kirli ellerini tuttu, hiç iğrenmeden. ‘Gel amcacığım, gel sen onların kusuruna bakma. Dışarısı ayaz, buz gibi. Belli ki için titrememiş, karnın aç’ diyerek onu personelin arka taraftaki dinlenme odasına götürdü. Onu sıcak bir peteğin yanına oturttu.

Yasin, dolabından kendi öğle yemeği olan yarım somun ekmeği, biraz beyaz peyniri ve bir termos sıcak çayı çıkardı. İhtiyarın önüne koydu. ‘Ye amca, çekinme. Helaldir. Ben de bilirim sokakların soğuğunu. Babamı küçük yaşta kaybettim, annem evlere temizliğe gider. Geceleri üniversitede okuyor, gündüzleri burada çalışıyorum. Bizim soframız küçüktür ama gönlümüz geniştir’ dedi gülümseyerek. Hulusi, o kuru ekmeği çiğnerken hayatında yediği en lezzetli, en lüks restorandaki yemeklerden daha tatlı geldiğini hissetti. Boğazı düğümlendi. Yasin cebinden çıkardığı son 200 liralık banknotu da usulca ihtiyarın cebine sokuşturdu. ‘Bununla akşam çorba içersin, hadi Allah’a emanet ol’ diyerek onu arka kapıdan, kimseye göstermeden, onuruyla uğurladı.

Ertesi sabah, Beşiktaş’taki Bereket Hipermarketleri’nin önüne son model, simsiyah bir Bentley yanaştı. İçinden İtalyan kesim takım elbisesi, gümüş bastonu ve dimdik duruşuyla Hulusi Bey indi. Mağazaya girdiği an tüm personel, müdür Vedat dahil, esas duruşa geçti. Vedat terleyerek ve önünü ilikleyerek koştu. ‘Hulusi Beyefendi, şeref verdiniz, bir haber etseydiniz…’ Hulusi elini kaldırıp onu susturdu. Gözleriyle reyonların arasında birini aradı. En dipte, raflara un paketleri dizen Yasin’i gördü. ‘O çocuğu buraya çağırın’ dedi gür bir sesle.

Yasin şaşkınlıkla patronun yanına geldiğinde, Hulusi Bey gülümsedi. Gözündeki o tanıdık bakışı fark eden Yasin, bir an duraksadı. ‘Sen…’ diye mırıldandı genç çocuk. Hulusi, Yasin’in omzunu tuttu ve tüm mağazaya duyuracak bir sesle konuştu: ‘Dün bu kapıdan içeri giren o çaresiz ihtiyarı kovan sen, Vedat… Bugünden itibaren kovuldun. Eşyalarını topla ve defol. Ve sen evlat…’ diyerek Yasin’e döndü. ‘Dün o ihtiyara kendi rızkını veren, cebindeki son parayı esirgemeyen koca yürekli genç. Ben bir veliaht değil, bir oğul arıyordum. Seni buldum.’ Yasin gözyaşlarına boğulurken, Hulusi Bey onu göğsüne bastırdı. Artık imparatorluk da, kalbi de emin ellerdeydi.

Benzer Haberler

Tema Tasarım | Osgaka.com