
Yirmili yaşlarımın başıydı… Hayatın ne kadar hızlı akabileceğini, insanın omuzlarına ne kadar ağır yükler binebileceğini henüz kavrayamadığım o deli dolu zamanlar. Henüz 20 yaşıma yeni basmışken kızım Zeynep’i kucağıma almış, annelik denilen o kutsal ve bir o kadar da ürkütücü serüvene atılmıştım. Rahmetli eşim Ahmet ile yirmi bir yıl süren, acısıyla tatlısıyla bir ömür sayılabilecek bir evliliğimiz oldu. Ahmet’in o amansız hastalıkla, kanserle olan mücadelesi başladığında evimizin üstüne kara bir bulut çökmüştü. Cerrahpaşa’nın soğuk koridorlarında, sabaha karşı yankılanan o cihaz sesleri arasında kocamın günbegün eriyişini izledim. Onu kaybettiğimizde Zeynep henüz üniversite çağında gencecik bir kızdı. İkimiz, Fatih’teki o eski cumbalı evimizde birbirimize tutunarak hayatta kalmayı, yeniden nefes almayı öğrendik.
Yıllar birbirini kovaladı. Zeynep üniversiteden mezun olup kendi ayakları üzerinde durmaya başladığında, gözlerindeki o eski yaşama sevincinin yeniden yeşerdiğini görmek benim tek tesellimdi. Son zamanlarda hayatına birinin girdiğinden, onun yanında ne kadar huzurlu hissettiğinden bahsediyordu. ‘Anne,’ diyordu gözlerinin içi gülerek, ‘O kadar olgun, o kadar anlayışlı biri ki… Seni onunla mutlaka tanıştırmak istiyorum. İkinizin de beni ne kadar sevdiğini biliyorum, çok iyi anlaşacaksınız.’ Zeynep’in bu heyecanı beni de umutlandırmıştı. Nihayet onu yemeğe davet etmeye karar verdiğinde, mutfakta tatlı bir telaş başlamıştı. Zeytinyağlı sarmalar, fırında karnıyarık, tel şehriyeli pirinç pilavı… Her şey kusursuz olmalıydı.
Akşam saat sekize doğru kapı çaldı. Üzerimdeki önlüğü aceleyle çıkarıp, saçımı düzelterek kapıya yöneldim. Kapıyı açtığım an, zaman sanki Fatih’in o dar sokaklarında asılı kaldı. Nefesim boğazımda düğümlendi, ayaklarımın altındaki yerin kaydığını hissettim. Zeynep, yüzünde güller açarak benden yaşça oldukça büyük bir adamın elini tutuyordu. Ve o adam… Gözleri, dudaklarının kenarındaki o tanıdık kıvrım, duruşu… O, Murat’tı. Benim lise yıllarındaki ilk aşkım, kalbimi ilk titreten, uğruna sabahlara kadar gözyaşı döktüğüm Murat.
Geçmiş bir tokat gibi yüzüme çarptı. Lise son sınıftaydık. Bir yılı aşkın süre büyük bir tutkuyla çıkmıştık. Ancak ben üniversiteyi Ankara’da kazanıp gitmek isteyince, Murat buna şiddetle karşı çıkmıştı. ‘Eğer gidersen biter, beni burada bir başıma bırakamazsın’ demişti. Dinlemedim, hayallerimin peşinden gittim ve o gün o köşe başında ilişkimizi bitirdim. Bana kalbini paramparça ettiğimi söylemişti. O günden sonra onu bir daha hiç görmemiştim.
Kendime geldiğimde, zoraki bir gülümsemeyle onları içeri buyur ettim. Yemek masasında geçen o yirmi dakika benim için bir işkenceydi. Zeynep mutfağa salata sosunu almaya gittiği an, masadan fırlayıp Murat’ın kolundan tuttuğum gibi onu mutfağın dar balkonuna çektim.
‘Senin burada ne işin var? Bu neyin intikamı Murat!’ diye fısıldadım, sesim titriyordu. Murat ellerini havaya kaldırıp, ‘Selma, yemin ederim bilmiyordum. Onun senin kızın olduğunu kapı açılana kadar bilmiyordum. Ben de en az senin kadar şoktayım!’ dedi. Aralarındaki yaş farkının başlarda onu da rahatsız ettiğini ama Zeynep’in masumiyetine, kalbinin temizliğine aşık olduğunu, engel olamadığını anlattı. Zeynep balkona geldiğinde beni Murat’ı sıkıştırırken gördü ve beni sertçe iterek oradan uzaklaştırdı.
Her şey o kadar hızlı gelişti ki, olayları sindirmeme fırsat bile kalmadı. Birkaç ay sonra Zeynep parmağında parlayan bir yüzükle karşıma geçti: ‘Anne, ben Murat’ı çok seviyorum. Bana evlenme teklif etti ve yakında evleniyoruz. Bunu ya kabul edersin ya da bütün bağlarımızı koparırız, beni bir daha asla göremezsin.’
Kocamı kaybettikten sonra kızımı da kaybedemezdim. Yüreğime taş basıp, boynumu bükerek kabul ettim.
Düğün günü gelip çattığında, Çamlıca’da şık bir mekanda herkes müzik eşliğinde dans ediyor, kadeh tokuşturuyordu. Ben ise salonun en arka köşesinde, gölgelerin içinde durmuş, gözyaşlarımı içime akıtıyordum. Birden yanımda bir hareketlilik hissettim. Murat kalabalıktan sıyrılıp yanıma gelmişti. Yüzünde garip bir ifade, gözlerinde korkuyla karışık bir endişe vardı. Beni kolumdan tutup bahçenin sessiz bir köşesine çekti.
‘Bir şey mi oldu?’ diye sordum, kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Derin bir nefes aldı, omuzları çöktü ve gözlerimin tam içine bakarak o cümleyi kurdu:
‘Nihayet her şeyi itiraf etmeye hazırım… Sana 20 yıldan uzun süredir sakladığım bir şeyi söyleyeceğim. Selma… Zeynep’in Ahmet’in kızı olmadığını biliyorum. Çünkü yirmi bir yıl önce, sen Ankara’ya gitmeden önceki o son gece… Bizim o veda gecemiz… Zeynep benim kızım Selma. Bunu Ahmet ölüm döşeğindeyken beni bulup söylediğinde öğrendim. Ona, size sahip çıkacağıma dair söz verdim ama Zeynep bana o kadar bağlandı ki, ona gerçeği anlatamadım. O şimdi kendi babasıyla evleniyor ve ben bunu durdurmak için ne yapacağımı bilmiyorum.’