
Benim adım Sinan. 25 yaşındayım, asıl mesleğim harita teknikerliği ama Fatih’te rahmetli babamdan kalma küçük bir esnaf lokantasını da işletiyorum. Bizim buralarda hayat mahalle kültürüyle akar; komşunun derdi senin derdindir, sevinci de senin sevincin. Ancak altı ay önce mahallemize kara bir bulut çöktü. Annemi, o canım Hatice Teyze’nizi, memleketten dönerken geçirdiği feci bir otobüs kazasında kaybettim. Annemin gidişiyle Fatih’teki o üç katlı ahşap evimizin tüm ışıkları söndü sanki. Ama daha da acısı, annemin ardında bıraktığı emanetlerdi: Henüz 10 yaşında olan ikiz kardeşlerim Zeynep ve Elif. Bir gecede, mahallenin delikanlısı Sinan’dan, iki küçük kızın hem anası hem babası olmak zorunda kalan bir adama dönüşmüştüm.
Bu en karanlık günlerde, bir buçuk yıllık sözlüm Şeyma Hızır gibi yetişti. “Sinan, sen tek başına o dükkanla çocuklara nasıl yeteceksin?” diyerek eşyalarını toplayıp evimize yerleşti. Başlarda her şey o kadar güzeldi ki, mahalledeki teyzeler bile “Allah razı olsun, ne hayırlı gelinmiş, annenin yokluğunu aratmıyor” diye arkasından dua ediyordu. Sabah ezanıyla kalkıp sobayı yakıyor, kızların okul önlüklerini ütülüyor, beslenmelerine börekler koyup saçlarını tarıyordu. Bir akşam kahve yaparken bana, “Sinan, benim hiç kız kardeşim olmadı biliyorsun. Rabbim bana bu evde iki tane dünya ahiret kardeşi nasip etti,” dediğinde gözyaşlarımı tutamamış, ona minnetle sarılmıştım.
Ne kadar da safmışım. Mahalleli de ben de ayakta uyutulmuşuz.
Geçen Salı, lokantada tüp bitince toptancıdan yenisini alıp eve erken dönmek zorunda kaldım. Eski tahta kapıyı usulca açtım, kızlara sürpriz yapacaktım. Ama avluya adım attığım an o sesi duydum. Şeyma’nın sesiydi bu. Ama bizim bildiğimiz o şefkatli, tatlı dilli Şeyma gitmiş; yerine BUZ GİBİ, zehir zemberek konuşan bir yabancı gelmişti.
“Kızlar, bana o koca gözlerinizle bakıp durmayın. Siz bu evde uzun süre KALMAYACAKSINIZ. Ben en güzel yirmili yaşlarımı, Fatih’in bu köhne sokağında sizin gibi iki tane sığıntıyı büyüterek çürütemem. Yarın sosyal hizmetlerden geldiklerinde, o mülakatta BAŞKA BİR AİLEYE verilmek istediğinizi söylemek ZORUNDASINIZ. Yoksa o çok sevdiğiniz abinizi size düşman ederim!”
Olduğum yere çivilendim. Zeynep’in hıçkırığını duydum.
“Kes zırlamayı! Sakın ağlamaya cüret etme!” diye bağırdı Şeyma. “Gidin içeride ödevinizi yapın. Umarım o yurda en kısa sürede defolup gidersiniz.”
Kızlar korkuyla odalarına kaçarken, içeriden çevrilen bir telefon numarasının sesini duydum. Şeyma’nın sesi şimdi kurnaz ve rahattı.
“Sonunda defolup gittiler… Kızım Buse sorma, ciğerim soldu şu varoş evde ‘hayırlı gelin’ oynamaktan. Ama az kaldı. Sadece annesinden kalan bu üç katlı evin tapusunu üzerime yapmasına ihtiyacım var. Bir de lokantanın kasasından ve sigortadan gelecek para var. Onları resmen üstüne aldığında ömür boyu başımıza bela olacaklar. O yüzden onlardan KURTULMALIYIM. O trilyonluk tarihi ev ve para BİZİM yuvamız için olmalı, o yetimler için değil.”
Dünya başıma yıkıldı sandım. Boğazıma bir yumru oturdu, nefes alamadım. Sokak kapısından sessizce geri çıktım, mahalle kahvesinin karşısındaki çınar ağacının altına çöktüm, titriyordum… Öfkeden delirmek üzereydim ama bir anda dank etti. Yüzleşmek yok, dedim kendi kendime. Henüz değil. Bu yılan kendini ifşa etmeliydi. Hem de herkesin, o çok sevdiği mahallelinin ve kendi ailesinin gözü önünde.
Derin bir nefes alıp üstümü başımı düzelttim. Eve neşeyle girdim.
“Hey, evin hanımı! Ben geldim! Nasılsınız bakalım?”
O akşam, yer sofrasında hayatımın en zor rolünü kestim.
“Şeyma…” dedim başımı öne eğerek. “Belki de sen haklısın. Belki de… kızları devlete vermeliyim. Biz daha evliliğin tadını çıkaracağız, bu yük bize fazla.”
Gözleri bir çakal gibi PARLADI.
“Ah canım kocam benim, inan bu EN İYİ karar, değil mi? Senin mutluluğun için katlanıyordum ama böylesi hepimiz için daha hayırlı olacak.”
Sonra oltayı attım: “Hadi düğünü öne çekelim. Bu hafta sonu Gültepe Düğün Salonu’nda yapalım bu işi. Evin tapusunu da evlilik hediyesi olarak üstüne yapacağım. Anlaştık mı?”
“EVET!” diye çığlık attı. “Hemen bu hafta sonu!”
Sonraki birkaç gün Şeyma, mahallede çalım satarak, düğün alışverişi yaparak ve annesinin altınlarını sayarak günlerini geçirdi. Bu sırada… Ben bambaşka bir şey hazırladım.
Pazar akşamı, düğün salonu hınca hınç doluydu. Şeyma’nın akrabaları, mahalle eşrafı, esnaf dostlarım, lokantanın müdavimleri… Yanımda boynu bükük kız kardeşlerim oturuyordu. Şeyma, o kabarık beyaz gelinliğiyle sahneye çıktı, DJ’in elinden mikrofonu aldı.
“Bu mutlu günümüzde bizi yalnız bırakmadığınız için hepinize teşekkür ederim! Bu gece burada yepyeni bir yuva kurmayı, aileyi ve—”
Yavaşça yanına yaklaştım, omuzuna dokundum.
“Aslında, hayatım…” dedim mikrofonu çekerken. “Buradan sonrasını ben devralayım.”
Davullar zurnalar sustu, koca salonda çıt çıkmıyordu.
Cebimden KÜÇÜK SİYAH BİR KUMANDA kaldırdım.
“Saygıdeğer büyüklerim, komşularım… Buraya sadece bir düğünü kutlamak için gelmedik. Kapalı kapılar ardında GERÇEKTE kim olduğumuzu ortaya çıkarmak için buradayız. Annemin emanetlerine nasıl bakıldığını görün. Öyleyse hep birlikte ‘hayırlı gelinimiz’ ŞEYMA’nın gerçek yüzüne bir bakalım.”
Kumandaya bastığımda, DJ kabinindeki dev kolonlardan Şeyma’nın o zehir gibi sesi koca salonda yankılandı.
“Kızlar, bana o koca gözlerinizle bakıp durmayın. Siz bu evde uzun süre KALMAYACAKSINIZ…”
Mahallenin teyzeleri ellerini ağızlarına kapattı. Şeyma’nın babası oturduğu sandalyede donakaldı.
“…Sadece annesinden kalan bu üç katlı evin tapusunu üzerime yapmasına ihtiyacım var. Onlardan KURTULMALIYIM. O trilyonluk tarihi ev ve para BİZİM yuvamız için olmalı!”
Ses kaydı bittiğinde salon mezarlık gibi sessizdi. Sonra bir uğultu, bir kıyamet koptu. Şeyma gelinliğiyle dizlerinin üzerine çökmüş, “Sinan, vallahi o manada demedim!” diye ağlıyordu.
“Senin yatacak yerin yok,” dedim mikrofonu yere fırlatırken. “Annemin yadigâr evinin bir tahtasını bile sana yar etmem. Şimdi o gelinliği çıkar ve babanın evine dön.”
O gece o salondan, kardeşlerimi kucağıma alıp alnım ak bir şekilde çıktım. Mahalleli bana koridor açtı, herkesin gözünde yaş vardı. Şeyma, kendi kazdığı kuyuya, kendi yalanlarıyla düşmüştü. Bugün, Fatih’teki o ahşap evin bahçesinde Zeynep ve Elif seksek oynuyor. Ben mi? Ben hayatımın en doğru kararını verdim; sahtekarları hayatımdan söküp attım ve gerçek aileme, kardeşlerime sımsıkı sarıldım.