“İstanbul sabah saat 7’de -8 derece soğuk bir havaya sahipti. Taksim Meydanı’nda, takım elbisesi içinde genç bir adam koşarak geçiyordu.”
Emre Yılmaz’ın nefesi buhar olup havaya karışıyordu. 26 yaşındaydı ve saat 8’de hayatının en önemli mülakatına girecekti. Ülkenin en büyük teknoloji şirketi… Yıllardır hayalini kurduğu pozisyon… Üç yıl boyunca gece gündüz çalışmış, yabancı dilini geliştirmiş, projeler üretmiş, referanslar toplamıştı. Bugün o gün olacaktı.
Ama kaldırımda yatan yaşlı kadını gördüğünde her şey değişti.
İnsanlar yanından geçip gidiyordu. Kimi kulaklığını takmıştı, kimi telefonuna bakıyordu. Soğuk, insanları daha da duyarsız yapmış gibiydi. Emre bir an durdu. Kalbi hızlandı. Saate baktı: 07.42.
“Geç,” dedi içindeki ses. “Ambulans gelir. Sen geç.”
Ama annesinin sesi o iç sesin üzerine çıktı: “İnsan olmak bazen geç kalmaktır oğlum, ama vicdanına asla geç kalma.”
Emre diz çöktü. Kadının elleri buz gibiydi. 112’yi aradı. Ambulansın gelmesi 15 dakika sürecekti. Paltosunu çıkardı, kadının başının altına koydu. Elini tuttu. Kadın gözlerini araladığında mavi gözleri bir anlığına Emre’ye kilitlendi. O bakışta korku değil, yalnızlık vardı.
08.03’te ambulans geldi. 08.15’te kadın götürüldü.
Saat 08.20.
Telefonunda 12 cevapsız arama, 3 mesaj. Son mesaj kısa ve netti: “Mülakata katılmadığınız için süreciniz sonlandırılmıştır.”
Emre dondu kaldı. Soğuktan değil.
Üç yıllık emek, yarım saat içinde silinmişti.
Beş saat sonra Emre hâlâ yürüyordu. Nereye gittiğini bilmeden, Taksim’den Karaköy’e, oradan Galata’ya. İçinde tuhaf bir boşluk vardı. Ne pişmanlık ne de gurur… Sadece sessizlik.
Telefonu çaldı. Bilmediği bir numara.
Açmadı.
Tekrar çaldı.
İç çekerek açtı. “Alo?”
Karşıdan sakin ama otoriter bir erkek sesi geldi.
“Emre Yılmaz ile mi görüşüyorum?”
“Evet.”
“Ben Arda Demir. Az önce mülakatına katılmadığın şirketin CEO’suyum.”
Emre’nin adımları durdu. Kalbi bir an duracak gibi oldu.
“Sanırım yanlış numara,” dedi kısık bir sesle.
“Hayır,” dedi adam. “Doğru numara. Sabah 7.45 civarında Taksim’de bir yaşlı kadına yardım eden kişi sen miydin?”
Emre’nin zihni karıştı. “Evet ama—”
“Şu an müsait misin? Seni almak üzere bir araç gönderiyorum.”
On beş dakika sonra siyah bir araç Emre’nin önünde durdu. Şoför kapıyı açtı. Emre ne olduğunu anlamadan kendini Levent’te, camdan kulelerin yükseldiği o dev plazanın önünde buldu.
Bu, mülakata gireceği binaydı.
Asansör en üst kata çıktı.
Kapı açıldığında geniş bir ofis, şehrin tamamını gören bir manzara ve pencere önünde duran bir adam vardı. Kırklı yaşlarının başında, sakin bakışlı, ciddi yüzlü.
“Hoş geldin Emre,” dedi Arda Demir.
Emre’nin boğazı kurumuştu. “Sanırım bir yanlış anlaşılma var. Mülakatı kaçırdım.”
Arda Demir masasına yürüdü. Üzerinde bir tablet vardı. Ekranı Emre’ye çevirdi.
Görüntüde sabahki sahne vardı.
Bir güvenlik kamerası kaydı.
Emre’nin diz çöküşü. Paltosunu çıkarışı. Kadının elini tutuşu.
“Bu görüntüler bizim şirketin karşısındaki kameradan,” dedi CEO. “Sabah annemi görmek için hastaneye gidiyordum. Yolda bana telefon geldi. ‘Annenizi bir genç kurtardı’ dediler.”
Emre’nin gözleri büyüdü.
“Evet,” dedi Arda Demir yavaşça. “Yerde yatan kadın benim annemdi.”
O an odadaki hava değişti. Emre’nin içindeki boşluk yerini titreyen bir gerçeğe bıraktı.
“Doktorlar,” diye devam etti CEO, “eğer o 15 dakika boyunca yanında biri olmasaydı hipotermiye gireceğini söylediler. Elini tutmuşsun. Vücut ısısını korumasına yardım etmişsin.”
Emre bir şey diyemedi.
“Bugün mülakata girmedin,” dedi Arda Demir. “Ama aslında en zor mülakatı geçtin.”
Emre’nin gözleri doldu. “Ben sadece—”
“Sadece insan oldun,” dedi CEO. “Biz teknoloji üretiyoruz ama asıl inşa etmek istediğimiz şey karakter. CV’ne baktım. Zaten etkileyiciydi. Ama bugün gördüğüm şey bir yetenek değil, bir değerdi.”
Masadaki dosyayı Emre’ye uzattı.
“Pozisyon hâlâ açık. Eğer kabul edersen, yarın başlıyorsun.”
Emre dosyayı aldı ama hemen açmadı. İçinde tarifsiz bir duygu vardı. Sevinç, şaşkınlık, hafif bir utanç bile… Çünkü sabah bir anlığına geçmeyi düşünmüştü.
“Bunu hak ettim mi bilmiyorum,” dedi dürüstçe.
Arda Demir gülümsedi. “Hayatta bazı şeyler hak edilmez Emre. Onlar seçilir. Sen bugün bir seçim yaptın.”
O akşam Emre hastaneye gitti. CEO’nun annesi uyanıktı. Mavi gözleri bu kez daha canlıydı.
“Sabahki genç…” dedi zayıf bir sesle.
Emre yaklaştı. “Geç kaldığım için özür dilerim,” dedi gülerek.
Kadın başını salladı. “Hayır evladım,” dedi. “Sen geç kalmadın. Doğru yerde, doğru zamanda durdun.”
Emre o an anladı.
Hayat bazen sana iki kapı açar: biri kariyer, diğeri karakterdir. Hangisinden girdiğin, diğerinin kaderini belirler.
Ertesi sabah aynı meydandan geçti. Hava yine soğuktu ama içi sıcaktı. Artık biliyordu ki başarı sadece zamanında varmak değildir. Bazen başarı, geç kalmayı göze almaktır.
Ve o gün Emre, sadece bir işe değil, kendi değerlerine de başlamış oldu.
Çünkü bazı kayıplar sandığımız şeyler, aslında kaderin bizi daha doğru bir yere yönlendirmesidir.

