
Ben Burak. Henüz 25 yaşındayım ve bir inşaat firmasında statik mühendisi olarak çalışıyorum. Hayatım, bundan altı ay öncesine kadar sıradan bir gencin hayatından farksızdı. Hafta içi plazadaki ofisimde çizimler yapar, hafta sonları Kadıköy’de arkadaşlarımla kahve içer, akşamları ise ailemle huzurlu bir sofraya otururdum. Ancak altı ay önce, o yağmurlu Salı gecesinde çalan bir telefonla tüm dünyam başıma yıkıldı. Annem, TEM otoyolunda geçirdiği feci bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Hastane koridorunda bana ölüm haberini verdiklerinde, dizlerimin üzerine çöktüğümü ve nefes alamadığımı hatırlıyorum. Babamızı yıllar önce kaybetmiştik. Annemin gidişiyle, dünyada yapayalnız kalmıştık. Daha doğrusu, ben öyle sanıyordum. Çünkü annem ardında sadece beni değil, henüz 10 yaşında olan dünya tatlısı ikiz kız kardeşlerim Defne ve Derin’i bırakmıştı. Bir gecede, sıradan bir mühendisten 25 yaşında, iki küçük kız çocuğunun sorumluluğunu omuzlayan genç bir babaya dönüşmüştüm.
Bu zorlu süreçte en büyük destekçim, iki yıllık nişanlım Cansu oldu. Olaydan hemen sonra, “Sana ve kızlara yardım etmem lazım” diyerek Suadiye’de annemden kalan, çocukluğumun geçtiği o büyük eve taşındı. İlk başlarda her şey bir mucize gibiydi. Sabahları erkenden kalkıyor, kızların beslenme çantalarını özenle hazırlıyor, saçlarını o meşhur Fransız örgüsüyle örüyordu. Hatta bir gün mutfakta çay koyarken bana sarılmış ve gözleri dolarak, “Burak, ben tek çocuk büyüdüm. Sonunda hep hayalini kurduğum o iki küçük kız kardeşe sahip oldum,” demişti. O an içimden, ‘Tanrım, bana ne kadar mükemmel bir kadın gönderdin’ diye geçirmiştim. Ona olan minnettarlığım kelimelerle tarif edilemezdi.
Ne kadar da kör, ne kadar da aptalmışım.
Geçtiğimiz Salı günü, şantiyedeki beton döküm işi iptal olunca eve beklenenden çok daha erken geldim. Arabamı garaja park edip, anahtarımı sessizce kapıya soktum. Amacım onlara sürpriz yapmaktı. Ancak içeri adım attığım an, antrede donakalmama sebep olan o sesi duydum. Cansu’nun sesiydi bu. Ama o alıştığım tatlı, sevecen ve şefkatli tondan eser yoktu; BUZ GİBİ, acımasız ve tıslayan bir sesti.
“Kızlar, bana iyi bakın. Burada uzun süre KALMAYACAKSINIZ. Ben en güzel yirmili yaşlarımı, gezmek tozmak dururken sizin gibi iki sümüklüyü büyüterek harcayamam. Sosyal hizmetlerle yapılacak evlat edinme mülakatında BAŞKA BİR AİLE istediğinizi söylemek ZORUNDASINIZ. Anladınız mı beni?”
Kanım damarlarımda dondu. Defne’nin o cılız, titreyen hıçkırığını duydum. Cansu anında tepki verdi:
“Sakın ağlamaya cüret etmeyin!” diye tersledi, sesi bir jilet kadar keskindi. “Gidin odanıza ödevinizi yapın. Ağzınızı açarsanız abinize sizin ne kadar şımarık olduğunuzu söylerim. Umarım yakında defolup gidersiniz.”
Kızların pıtır pıtır ayak sesleriyle üst kata kaçışını dinlerken, mideme kramplar giriyordu. Salona doğru bir adım atacaktım ki, Cansu’nun telefonla konuştuğunu duydum. Sesi şimdi daha rahat, hatta alaycıydı.
“Sonunda gittiler… Off Melis, sorma, ben bunu daha fazla yapamam. Sürekli ‘iyi anne’ rolü kesmekten midem bulandı. Sadece o Suadiye’deki evin tapusunu benim üzerime yapmasına ihtiyacım var. Bir de annesinden kalan o yüklü hayat sigortası parası var tabii. Onları resmen evlat edindiğinde tamamen bizim problemimiz olacaklar. O yüzden onlardan KURTULMALIYIM. O milyonlarca liralık ev ve sigorta parası BİZİM geleceğimiz için olmalı, o iki velet için değil.”
O an kusacağımı hissettim. Kapı kolunu sessizce bıraktım, dışarı süzüldüm ve bahçe duvarının dibindeki arabama geri döndüm. Direksiyona başımı yasladım ve dakikalarca titredim. Öfkem bir volkan gibiydi; içeri girip o evi onun başına yıkmak, onu sokağa atmak istiyordum. Ama sonra durdum. Yüzleşmek yok, diye geçirdim içimden. Henüz değil. Bu kadar basit kurtulmamalıydı. Kendini ifşa etmesi gerekiyordu — sadece bana değil, o oynadığı ‘melek’ rolüne inanan herkese, tüm dünyaya karşı.
Derin bir nefes aldım. Yüzüme en sahte, en neşeli gülümsememi yerleştirip arabadan indim. Kapıyı bu kez sesli bir şekilde açtım.
“Hey, bebeğim! Ben geldim! Nasılsınız bakalım evimin melekleri?”
O gece yatak odasında, hayatımın en iğrenç rolünü oynadım. Cansu yanıma uzanmış, saçlarımla oynarken yutkunarak söze girdim.
“Cansu… Bütün gün düşündüm de, belki de haklısın. Belki de… kızları sosyal hizmetlere vermeliyim. Biz daha çok genciz, bu sorumluluk ikimize de ağır gelecek.”
Gözleri karanlıkta bir yırtıcı gibi PARLADI. Yüzündeki o sahte şefkat maskesi anında yerine oturdu.
“Oh hayatım, canım sevgilim… Benim için ne kadar zor bir karar olduğunu biliyorum ama bu ikimiz için de EN İYİ karar, değil mi? Senin geleceğin için…”
“Evet,” dedim sesimi düz tutmaya çalışarak. “Sonra ekledim, ‘Hadi evlenelim. Hemen. Bu işleri halledip yeni bir sayfa açalım. Anlaştık mı?'”
“EVET!” diye çığlık attı sevinçle. “Hemen bu hafta sonu!”
Sonraki dört gün boyunca Cansu, Kalamış’taki o lüks otelde devasa bir nişan/düğün birleşimi parti planlamakla, kuaförlerde gezmekle ve kız arkadaşlarına gösteriş yapmakla meşguldü. Tapu devri için pazartesi gününe randevu bile almıştı. Bu sırada… Ben bambaşka bir şey hazırlıyordum.
Cumartesi gecesi Kalamış’taki otelin balo salonu tıklım tıklımdı. Onun ailesi, benim üniversiteden arkadaşlarım, annemin mahalleden eski dostları… Herkes oradaydı. Kız kardeşlerim şık elbiseleri içinde, başları önde benim yanımda duruyordu. Cansu, üzeri taşlarla süslü o pahalı elbisesiyle sahneye çıktı ve DJ’den mikrofonu kaptı.
“Geldiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim!” dedi o tiz, yapmacık sesiyle. “Bu gece burada sadece bir evliliği değil; aşkı, fedakarlığı ve her şeye rağmen bir aile olabilmeyi kutluyoruz. Burak ve ben—”
Sahneye yürüdüm, nazikçe omuzuna dokundum.
“Aslında, bebeğim…” dedim mikrofonu elinden alarak. “Buradan sonrasını ben devralayım.”
Salonda derin bir sessizlik oldu. Cansu şaşkın ama gururlu bir şekilde gülümsüyordu; herhalde ona romantik bir serenat yapacağımı sanıyordu. Ben ise cebimden KÜÇÜK SİYAH BİR KUMANDA çıkardım.
“Herkese merhaba… Bu gece buraya sadece bir düğünü kutlamak için gelmedik. Bizler, kapalı kapılar ardında GERÇEKTE kim olduğumuzu ortaya çıkarmak için buradayız. Öyleyse, şimdi hep birlikte ‘mükemmel’ nişanlım CANSU’ya bir bakalım.”
Kumandanın tuşuna bastım. Arkadaki dev barkovizyon ekranı aydınlandı. Görüntü yoktu, sadece kapkara bir ekran vardı. Ama salonun devasa hoparlörlerinden, antrede gizlice kaydettiğim o buz gibi ses yankılanmaya başladı.
“Kızlar, bana iyi bakın. Burada uzun süre KALMAYACAKSINIZ…”
Salondaki fısıltılar bıçak gibi kesildi. Cansu’nun yüzündeki kan saniyeler içinde çekildi, bembeyaz oldu.
“…Sadece o Suadiye’deki evin tapusunu benim üzerime yapmasına ihtiyacım var. O milyonlarca liralık ev ve sigorta parası BİZİM geleceğimiz için olmalı, o iki velet için değil!”
Kayıt bittiğinde salonda ölüm sessizliği vardı. Cansu’nun babası elindeki kadehi masaya sertçe vurup ayağa kalktı. Annemin arkadaşları dehşet içinde Cansu’ya bakıyordu. Cansu bana döndü, elleri titriyordu, “Burak… ben… o ben değildim, yemin ederim…” diye kekeledi.
“Eşyalarını topladım,” dedim buz gibi bir sesle. “Kapıdaki güvenliğe teslim ettim. Tapuyu rüyanda görürsün. Şimdi ailemin, benim ve kardeşlerimin hayatından defol git.”
O gece o salondan kardeşlerimin ellerini sıkıca tutarak, başım dik bir şekilde çıktım. Cansu arkamda, kendi ailesinin önünde yere çökmüş, yalanlarının bedelini gözyaşlarıyla ödüyordu. Şimdi aradan üç ay geçti. Mahkeme kararıyla kız kardeşlerimin resmi vasisi oldum. Suadiye’deki evimizdeyiz; artık sahte melekler yok, sadece birbirine sımsıkı tutunan gerçek bir aile var.