
Kocam Ahmet’i kaybettiğimizde oğlum Caner henüz beş yaşındaydı. Fatih’in o dar, rutubetli sokaklarındaki iki odalı evimizde, kocamın ardından dökülecek gözyaşlarım bile kurumuştu. Ağlamaya vaktim yoktu; çünkü o küçücük bedeni doyurmak, okutmak zorundaydım. Adım Zehra. Otuz yıldır başkalarının kirini pasını temizliyorum. Merdiven sildim, ofis temizledim, son on beş yıldır da Şişli’de büyük bir plazanın gece vardiyasında temizlik şefi olarak çalışıyorum. Asgari ücretin biraz üzerinde, 25.000 TL maaşım var. Ama o paranın her kuruşunda dizlerimin ağrısı, ellerimin nasırı, alnımın teri var.
Oğlum Caner, benim bütün bu fedakarlıklarımı boşa çıkarmadı. Gece gündüz demeden okudu, burslar kazandı ve başarılı bir yazılım mühendisi oldu. Şimdi aylık 120.000 TL’ye yakın maaş alıyor. Gurur duyuyorum onunla. Bana hep, ‘Anne, artık çalışma, ben sana bakarım,’ dedi ama kabul etmedim. Benim yapım bu; çalışmadan duramam.
Caner, Pelin ile tanıştığını ve evlenmek istediğini söylediğinde içimde bir yerler cız etti ama belli etmedim. Pelin, Etiler’de büyümüş, özel okullarda okumuş, ailesinin durumu oldukça yerinde olan bir kızdı. İlk tanışmamızda bana karşı son derece ‘kibar’dı. Ama bu, içten bir sevgi değil, aramızdaki o devasa sınıf farkını hissettiren, soğuk, mesafeli bir kibarlıktı. Benim 400 TL’ye pazardan aldığım çiçekli elbisemle, onun binlerce liralık ipek bluzu yan yana geldiğinde o uçurumu görmemek imkansızdı. Yine de ‘Oğlum seviyor, bana laf düşmez,’ diyerek bağrıma bastım.
Düğüne iki ay kala, Pelin beni ‘Gelin Partisi’ adını verdikleri bir etkinliğe davet etti. Nişantaşı’nda, günlüğü en az 100.000 TL olan ultra lüks bir mekan kapatılmıştı. İçeri adım attığım an nefesim kesildi. Tavandan sarkan devasa kristal avizeler, her yerde taze beyaz güller, klasik müzik çalan bir çello sanatçısı… İçeride yirmiye yakın kadın vardı. Hepsi kuaförden yeni çıkmış fönlü saçları, pırlanta takıları ve marka elbiseleriyle ellerindeki şampanya kadehlerini yudumluyordu.
Ben mi? En temiz siyah kumaş pantolonumu ve bayramlık beyaz gömleğimi giymiştim ama o ışıltılı kalabalığın içinde bir leke gibi durduğumun farkındaydım. İçeri girdiğimde birkaç kişi bana şöyle bir üstten baktı, sonra fısıldaşarak önlerine döndüler. Pelin yanıma sadece bir kez, o da kerhen geldi. ‘Hoş geldin Zehra Teyze, geç şöyle otur,’ deyip beni salonun en köşesindeki, mutfak kapısına yakın bir masaya yönlendirdi.
Sesimi çıkarmadım. Bir köşeye sindim. Önüme konan, içinde ne olduğunu bile bilmediğim o süslü kanepelerden bir lokma bile yiyemedim. Caner’in akşamüstü kızları almaya geleceğini biliyordum, sadece onun o güzel yüzünü görüp sessizce gitmekti niyetim.
Saatler ilerledi. Kahkahalar, dedikodular, yüksek sesli müzik derken Pelin birden salonun ortasına geçip ellerini çırptı. ‘Kızlar! Lütfen beni dinleyin!’ diye bağırdı o tatlı, yapmacık sesiyle. Bütün gözler ona döndü.
‘Yemeğe geçmeden önce küçük, eğlenceli bir oyun oynayacağız,’ dedi. Herkes kıkırdadı. Pelin yavaş adımlarla, benim oturduğum köşeye doğru yürümeye başladı. Tam masamın önüne geldiğinde, elindeki ağzına kadar dolu vişne suyu kadehini ‘yanlışlıkla’ masanın kenarına çarptı. Kadeh büyük bir şangırtıyla yere düştü, o kırmızı sıvı yerdeki bembeyaz, pofuduk halıya ve fayanslara yayıldı.
Herkes ‘Aaa!’ diye tepki verirken, Pelin doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerinde zerre kadar pişmanlık ya da utanç yoktu. Aksine, zalim bir parıltı vardı. Arka taraftan, muhtemelen önceden tembihlediği bir garson kız, elinde bir temizlik paspasıyla geldi ve paspası Pelin’e uzattı.
Pelin paspası aldı, gülümsemesini hiç bozmadan bana doğru uzattı.
‘Zehra Teyzeciğim,’ dedi, sesi bütün salonun duyacağı kadar netti. ‘Biliyorsun, bu düğünün masraflarının neredeyse tamamını babamlar karşıladı. Sizin pek bir maddi katkınız olamadı maalesef. Bari yiyeceğin yemeğin hakkını ver. Nasılsa bu işlere alışkınsın, şu lekeyi bir temizleyiver de yemeğe öyle geçelim.’
O an salon buz kesti. Yirmi kadının nefesini tuttuğunu hissettim. Bazıları şok içinde ağzını kapatırken, Pelin’in yakın arkadaşı olan birkaç ukala kızın kıkırdayarak cep telefonlarının kameralarını açtığını gördüm.
Zaman durdu sanki. O kırmızı vişne suyu lekesine baktım. Sonra Pelin’in o kibirli yüzüne. Yüzümün alev alev yandığını hissettim. Yutkundum. Boğazımda kocaman bir düğüm vardı. Titreyen, çamaşır suyundan derisi incelmiş ellerime baktım.
Paspası almadım.
Onun yerine, usulca sandalyemden kalktım. Herkes benim ağlayarak salonu terk edeceğimi ya da bağırıp çağıracağımı bekliyordu. Ama ben sadece omuzumdaki yıpranmış suni deri çantamın fermuarını açtım. İçinden, kırmızı, resmi bir dosya çıkardım.
‘Pelin,’ dedim, sesim beklediğimden çok daha gür ve sakin çıkmıştı. ‘Haklısın. Benim düğününüze bir katkım olmadı. Çünkü benim asgari ücretle çalışan bir temizlikçi olarak size verecek 2 milyon liralık bir düğün bütçem yok.’
Elimdeki dosyayı açtım. İçindeki resmi evrakı çıkarıp herkesin görebileceği şekilde havaya kaldırdım.
‘Bu ev,’ dedim, tapuyu sallayarak. ‘Ataşehir’de, o çok beğendiğin ve kiranın 60.000 TL olmasından yakındığınız o site var ya… İşte oradaki 3+1 dairenin tapusu. Kocamdan kalan ölüm aylığını, yirmi beş yıldır sildiğim merdivenlerden, temizlediğim tuvaletlerden kazandığım her bir kuruşu, kendi boğazımdan keserek biriktirdim. Caner’e de söylemedim. Bankadan 1.500.000 TL de kredi çektim, her ay maaşımla onu ödüyorum. Bu tapu benim üzerime. Bugün buraya, bu tapuyu sana ve oğluma düğün hediyesi olarak vermeye gelmiştim.’
Pelin’in yüzündeki o alaycı gülümseme saniyeler içinde dondu. Rengi kireç gibi oldu. Odadaki kıkırdamalar bıçak gibi kesildi.
‘Ama şimdi anlıyorum ki,’ diye devam ettim, tapuyu yavaşça yırtıp ikiye, sonra dörde bölerken (aslını asla yırtmazdım, bu sadece fotokopisiydi), ‘benim paspas suyu kokan, ter kokan, alın teri kokan param, senin o temiz halını kirletir. O yüzden bu evde oturmanızı istemiyorum. Sen kendi lüks hayatında, kendi kibirli dünyanda yaşamaya devam et.’
Çantamı omzuma astım. Pelin şoktan çıkıp ‘Zehra Teyze, ben… ben sadece şaka yapmak istemiştim!’ diye kekelerken, mekanın kapısı açıldı. Caner içeri girmişti. Kalabalığın sessizliğini, yerdeki kırık bardağı ve Pelin’in elindeki paspası gördü.
‘Anne? Ne oluyor burada?’ diye sordu Caner, kaşlarını çatarak.
‘Hiçbir şey oğlum,’ dedim, yanından geçerken omzuna dokundum. ‘Sadece nişanlın bana asıl yerimi gösteriyordu. Ben gidiyorum. Evlilik cüzdanına imza atmadan önce, kiminle evlendiğine bir daha bak.’
O akşam Caner eve geldi. Olanları kızların çektiği videolardan izlemişti. Yüzü darmadağındı. Bana sıkıca sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağladı. Ertesi sabah, Pelin’in parmağına taktığı o 300.000 liralık tektaşı kuryeyle Etiler’e geri gönderdi. Ben mi? Ertesi gün işime gittim. Çünkü ne olursa olsun, benim en büyük gururum, o paspasın sapından kazandığım tertemiz helal lokmaydı.