Benim adım Meryem. Üsküdar’da sıradan bir devlet lisesinin kadrolu hademesiyim. Kocamı yirmi yıl önce, o zalim hastalıktan toprağa verdiğimde dünyam başıma yıkılmıştı. Kucağımda henüz yedi yaşında olan oğlum Burak’la kalakalmıştım.
O günden sonra benim için kadınlık bitti, sadece analık başladı. Sabahın altısında kalkar, o devasa okulun buz gibi koridorlarını, sınıflarını, öğrenci tuvaletlerini çamaşır suyuyla ovar, akşam karanlığında eve dönerdim.
Aldığım 23.000 TL maaşın her bir kuruşunu Burak’ın kitaplarına, kurslarına yatırdım. Elleri çamaşır suyundan çatlak çatlak olmuş bir anneyim ama kalbim oğlum sayesinde hep çiçek bahçesi gibiydi.
Burak benim yüzümü hiç kara çıkarmadı. Başarılı bir mimar oldu. Sonra hayatına Buse girdi. Buse…
Sosyal medyada on binlerce takipçisi olan, yediğini, içtiğini, giydiğini sürekli telefonundan paylaşan, gerçeklikten kopuk bir kız. Babasının büyük bir ihracat firması olduğunu, yalıda büyüdüğünü anlatırdı hep.
Burak’ın ona olan aşkına saygımdan sustum ama o sahte gülümsemelerin ardındaki kibri hissediyordum.
Düğün tarihi yaklaştıkça Buse’nin bitmek bilmeyen ‘lüks’ talepleri başladı. 1.200.000 TL’lik düğün salonları, 400.000 TL’lik gelinlikler…
Bir gün Buse, Beykoz’da kiraladığı lüks bir yatta ‘Bekarlığa Veda’ partisi yapacağını söyleyip bana da bir davetiye uzattı. Aslında beni istemediğini, sadece adet yerini bulsun diye çağırdığını biliyordum. Gidip gitmemek arasında çok bocaladım. Ama Burak, ‘Anne, lütfen git, aranızdaki buzlar erisin,’ deyince kıramadım.
Parti günü, kiralık yata adım attığımda kendimi başka bir evrende gibi hissettim.
Yirmi beş, otuz yaşlarında, hepsi birbirinin kopyası estetikli yüzlere sahip kızlar, ellerinde telefonlarla sürekli poz veriyor, videolar çekiyorlardı. Çalan yüksek sesli müzik başımı ağrıtıyordu.
Üzerimdeki lacivert döpiyesim, onların o tüylü, pırıltılı kıyafetleri arasında o kadar eğreti duruyordu ki, denize atlayıp yüzerek Üsküdar’a dönesim geldi.
Buse beni görünce sadece şöyle bir başıyla selam verdi. Bana özel bir yer bile ayırmamıştı. Yatın en uç köşesinde, rüzgar alan bir tabureye iliştim. Kendimi görünmez kılmaya çalıştım. Saatler süren o sahte kahkahalar ve ardı arkası kesilmeyen fotoğraf çekimlerinden sonra Buse, elindeki şampanya kadehine bir çatalla vurarak müziği durdurttu.
‘Kızlaaaar!’ diye bağırdı. ‘Şimdi günün en eğlenceli kısmına geldik!’
Herkes telefonlarını ona doğrulttu. Buse, etrafına bakındı, sonra gözleri beni buldu. Gözlerinde o kadar küçümseyici bir ifade vardı ki, içim ürperdi. Yavaşça bana doğru yürüdü. Yanımdaki servis sehpasına yaklaştığında, elindeki kadehi ‘sanki kazayla olmuş’ gibi sertçe masaya vurdu. Kadeh kırıldı, içindeki her şey üstüme ve yere sıçradı.
Buse hiç istifini bozmadan arkasındaki garsona işaret etti. Garson, muhtemelen önceden planlandığı üzere, bir temizlik paspası ve bez getirdi. Buse paspası alıp tam önümde durdu.
‘Meryem Teyzeciğim,’ dedi, o yapay influencer gülümsemesiyle. Kameraya çekildiğinin bilincindeydi. ‘Biliyorsun, bizim ailemiz bu düğün için milyonlar harcıyor. Sizin ise… pek bir bütçeniz yokmuş. Bizim klasımıza ayak uydurman zor, anlıyorum. Madem para veremiyorsun, bari emeğinle öde.
Zaten senin uzmanlık alanın bu değil mi? Şu lekeyi bir temizle de, yediğin bedava havyarların hakkını ver.’
Kızlar arasında kıkırdamalar koptu. Biri, ‘İnanılmaz bir reels içeriği çıkıyor,’ diye fısıldadı.
Dalgaların yatın gövdesine vuruş sesini duyuyordum. Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi atıyordu. Yıllarca tuvalet temizlerken hiç gocunmayan, hiç utanmayan ben, o an o güvertede, o gencecik kızların alaycı bakışları altında yerin dibine girmek istedim.
Ama ağlamadım.
Paspasa bakmadım bile. Ellerimi, pazardan aldığım bez çantama daldırdım. Sessizce. Herkes ne çıkaracağımı merak ediyordu.
Çantamdan kalın bir dosya kağıdı çıkardım. Üzerinde resmi damgalar ve imzalar vardı. Yavaşça ayağa kalktım. Buse’nin yüzündeki o sırıtış yavaşça silinmeye başladı.
‘Buse,’ dedim, sesim dalgaların sesini bile bastıracak kadar netti. ‘Senin babanın çok zengin olduğunu, milyonlar harcadığını söylüyorsun ya… Acaba arkadaşların, babanın iflasın eşiğinde olduğunu biliyor mu?’
Buse’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. ‘Ne saçmalıyorsun sen be?’ diye cırladı.
Elimdeki senedi havaya kaldırdım. ‘Geçen hafta baban bana geldi. Kapımda ağladı. Şirketine haciz gelmiş. Eğer bu düğünü senin o gösteriş merakına uygun yapamazsa rezil olacağını söyledi.
Yalvardı. Ben de, kocamdan kalan köydeki o ufak tarlayı sattım. Yıllardır dişinden tırnağından artırdığım birikimimi üstüne koydum. Ve senin o çok zengin babana, sırf oğlumun düğününde senin yüzün gülsün, elaleme rezil olmayın diye tam 2.500.000 TL borç verdim.’
Senedi Buse’nin yüzüne doğru uzattım. ‘Bu da babanın kendi el yazısıyla imzaladığı senet!’
Odadaki kızların ellerindeki telefonlar titredi. Fısıltılar bir anda şok nidalarına dönüştü.
‘Ben otuz yıl boyunca o paspası tuttum,’ dedim, gözyaşlarımı artık serbest bırakarak.
‘Ellerim nasır tuttu, belim büküldü ama boğazımdan haram lokma geçmedi. Benim o paspasla kazandığım para olmasaydı, sen şu an bu yatta bu şampanyayı içemezdin! Madem benim katkım yokmuş…
O zaman bu senedi yarın sabah işleme koyduruyorum. Bakalım o çok övündüğün ailen, yarınki haciz memurlarına ne kahvaltı hazırlayacak?’
Çantamı aldım. Yatın kaptanına dönüp, ‘Beni hemen kıyıya yanaştırın,’ dedim. Kimse tek kelime edemedi. Buse dizlerinin üzerine çökmüş, ağlamaya ve makyajını akıtmaya başlamıştı bile. Arkadaşları onu teselli etmek yerine hala video çekiyordu.
O gece Burak, gerçeği babasından teyit ettiğinde çılgına döndü. Buse’nin yalanlar üzerine kurduğu o sahte dünya başına yıkıldı. Burak düğünü o gece iptal etti. Senedi işleme koydum mu? Koydum. Ben o parayı kolay kazanmadım. Ve hiçbir gösteriş meraklısı şımarığın, bir annenin alın terini paspas suyuyla bir tutmasına asla izin vermem.

