FLAŞ HABER:
Ana Sayfa Genel 12 Nisan 2026 0 Görüntüleme

İzmir Kordon’da Son Bulan Gözyaşları: Bakır Sefer Tasından Çıkan Asırlık Zeytinlik

Adım Aslı. İzmir Eşrefpaşa’nın dar sokaklarında yankılanan çocukluğum, beş kardeşin en küçüğü olarak hep bir adım geride, hep mahcup geçti. Annem ve babam, ben henüz iki yaşındayken, yağmurlu bir İzmir akşamında kırmızı ışık ihlali yapan bir kamyonun altında kalarak can verdiler. Kazadan burnu bile kanamadan çıkan tek kişi, arkadaki pusetinde uyuyan bendi.

Bizi yetiştirme yurdunun soğuk duvarlarından alıp kendi sıcak yuvasına getiren kişi, İzmir Limanı’nda yıllarca hamallık yapmış, sırtında yük taşıya taşıya beli bükülmüş Rıza Dedemdi.

Dedem, Ege’nin sabah ayazına aldırmadan her gün sabah 5’te kalkardı. Boyoz ve çay kokusu mutfağı sararken, o dededen kalma bakır sefer tasını özenle hazırlar, içine domatesini, peynirini koyardı. Yaşları kemale eren kardeşlerim Levent, Kenan, Onur ve Aylin, bu fakir liman işçisinin evinden ilk fırsatta kaçtılar. Kimi lüks semtlere taşındı, kimi zengin eşler buldu. Dedemin nasırlı ellerini sadece bayramlarda, o da harçlık umuduyla hatırladılar.

Ben ise Dokuz Eylül Üniversitesi’nden mezun olduğumda evden ayrılmadım. Dedemin yaşlılıktan titreyen ellerini tutmak, akşamları ona eşlik etmek için yanındaydım. Ne zaman ‘Kızım, sen de git, buralarda harcanma,’ dese, ona sarılır, ‘Senin olmadığın sarayda bile yaşamam Rıza Dedem,’ derdim.

Ancak kardeşlerim için benim varlığım hep bir sorundu. Annem ve babamın kaza yaptığı gün, aslında benim yüksek ateşim yüzünden acilen hastaneye gitmeye çalıştıklarını söylüyor, ölümlerinin faturasını bana kesiyorlardı.

Levent abimin bir gün balkonda sigara içerken, ‘O gece Aslı havale geçirmeseydi, o yola hiç girmeyeceklerdi. Bizi öksüz bırakan o,’ dediğini duyduğumda, ruhumda açılan o derin yarayı kimseye anlatamadım. Beni suçlayarak kendi vicdanlarını rahatlatıyorlardı.

Zaman su gibi akıp geçti ve Rıza Dedem, o yorgun kalbine yenilerek aramızdan ayrıldı. Hayattaki tek sığınağımı kaybetmiştim. Cenazeden kısa bir süre sonra, Alsancak’ta deniz manzaralı, şık bir avukatlık bürosunda miras paylaşımı için toplandık. Dedemin liman işçiliğinden kalan kıdem tazminatları ve ufak tefek yatırımları olduğunu biliyordum. Ancak avukatın açıkladığı tablo, hepimizi şaşkına çevirdi.

Dedemin yıllar önce aldığı ve şimdi milyonlarca lira değerindeki Eşrefpaşa’daki iki katlı ev Levent abime bırakılmıştı. Kapıdaki eski ama manevi değeri yüksek araba ve birikmiş banka fonları Kenan’ındı. Onur ve Aylin’in hesaplarına ise 3.000.000 TL nakit aktarılmıştı.

Sıra bana geldiğinde avukat derin bir nefes aldı. Gözlerime acıyarak baktığını hissettim. ‘Aslı Hanım… Dedeniz size sadece bunu bırakmamı vasiyet etti.’ Masanın altından bir poşet çıkardı. İçinden dedemin her gün limana götürdüğü o ağır, bakır sefer tası çıktı. Rengi kararmış, kenarları ezilmişti.

Odadaki sessizliği Aylin’in kıkırdaması bozdu. ‘Vah vah,’ dedi küçümseyen bir sesle. ‘Aslı, sen artık bu bakır tasla Kordon’da midye satarsın. Ne de olsa liman işçisinin torunusun.’ Abimler de katıla katıla gülerken, yer yarılsın da içine gireyim istedim. Dudaklarımı kanatırcasına ısırdım, o soğuk bakır tası kucağıma aldım ve gözyaşlarımın süzülmesine engel olamayarak odadan fırladım.

Alsancak’tan Kordonboyu’na kadar hiç durmadan, arkama bile bakmadan yürüdüm. Denizden esen imbat bile içimdeki ateşi soğutamıyordu.

Dedemin beni nasıl bu kadar hiçe saydığını, yıllarca verdiğim emeği nasıl görmezden geldiğini düşünüyordum. Kendimi çimlerin üzerine, denize nazır bir köşeye attım. Elimdeki bakır tası uzun uzun süzdüm. Öfkem ve hayal kırıklığım boğazımda bir yumru olmuştu.

Sonunda, titreyen ellerimle bakır sefer tasının kenarındaki klipsi zorlayarak açtım.

İçini açtığım o an, beynimden vurulmuşa döndüm. Ellerim kontrolsüzce titremeye başladı.

Tasın içinde kalın bir dosya, birkaç tapu senedi ve bir mektup vardı. Tapulara baktığımda gözlerime inanamadım. Ayvalık’ta, tam deniz kıyısında yer alan ve değeri en az 100.000.000 TL olan devasa bir zeytinyağı fabrikası ve dönümlerce zeytinlik arazisi vardı! Ve tapuların hepsi, yıllar önce yavaş yavaş ‘Aslı’ adına devredilmişti.

Titreyen ellerimle dedemin mektubunu okumaya başladım:

‘Benim deniz gözlü kızım, Aslı’m. Kardeşlerinin senin omuzlarına yüklediği o haksız yükü yıllarca sessizce izledim. Onlar paraya taptılar, sen ise sevgiye taptın.

Eşrefpaşa’daki o eski ev, yakında kentsel dönüşüm alanına girip istimlak edilecek; belediyeden üç beş kuruş ancak alırlar. Onlara bıraktığım paralar da, onların o doymak bilmez kibirlerini bir süre daha beslemek içindi sadece. Ancak benim asıl servetim, yıllar önce limanda çalışırken ucuzken kapattığım ve sonradan değerlenen Ayvalık’taki o zeytinliklerdi.

Onu, gözüm gibi sakındığım, bana gerçek evlat olan sana bıraktım. O bakır tas, dedenin alın teridir kızım. Şimdi gözyaşlarını sil, o tası da alıp kendi krallığına, Ayvalık’a git. Kardeşlerin sahte zenginlikleriyle boğuşurken, sen o zeytin ağaçlarının gölgesinde özgürce yaşa. Seni çok seven, Rıza Deden…’

Mektubun son satırlarını okurken, Ege’nin tuzlu rüzgarı yüzüme çarpıyordu ama içim artık sımsıcaktı. Kardeşlerimin o büroda attığı kahkahalar şimdi zavallı birer inilti gibi geliyordu kulağıma. Bakır sefer tasını sevgiyle göğsüme bastırdım. Artık ağlamıyordum; yepyeni bir hayata, zeytin ağaçlarının fısıltısına doğru yelken açmaya hazırdım.

Benzer Haberler

Tema Tasarım | Osgaka.com