
Beş kardeşin en küçüğüyüm adım Elif. Annem ve babam, ben henüz iki yaşındayken, İstanbul’un o bitmek bilmeyen yağmurlu gecelerinden birinde, bir kamyonun kırmızı ışıkta geçmesi sonucu meydana gelen korkunç trafik kazasında hayatlarını kaybettiler. O hurdaya dönmüş aracın içinden sağ çıkan tek kişi bendim; arka koltuktaki bebek koltuğumda, olan bitenden habersizce ağlıyordum. O günden sonra dünyadaki tek sığınağımız, Sirkeci Garı’ndan emekli eski bir demiryolu işçisi olan Salih Dedem oldu. Bizi Fatih, Balat’taki o ahşap, sobalı, buram buram naftalin ve kızarmış ekmek kokan üç odalı evinde tek başına büyüttü.
Dedem, hayatı boyunca sabahın 5’inde kalkan bir adamdı. Daha ezan okunmadan uyanır, mutfağa geçer, çaydanlığın altını yakardı. Yattığım odadan o çayın demlenme sesini ve her gün işe giderken yanına aldığı o eski, kenarları dökülmüş, emaye sefer tasının tıkırtılarını duyardım. Yıllarca o sefer tasında zeytin, peynir, bazen de dünden kalan bir kap yemeği taşıdı. Bizim için saçını süpürge etti.
Kardeşlerim Tarık, Cengiz, Murat ve Sevda, yaşları kemale erer ermez o eski ahşap evi birer birer terk ettiler. Farklı semtlere, farklı şehirlere, gösterişli hayatlara koştular. Ben ise İstanbul Üniversitesi’ni bitirdiğimde, onu o koca evde yalnız bırakmaya kıyamadım. Yeniden yanına, o küçük odama yerleştim. Akşamları sobanın başında haberleri izlerken, nasırlı elleriyle saçımı okşar, ‘Güzel kızım, burada benim gibi bir ihtiyarla çürümek zorunda değilsin, git kendi hayatını kur,’ derdi. Ben ise başımı dizine yaslar, ‘Benim hayatım sensin dede, kalmak istiyorum,’ derdim.
Ancak kardeşlerim bana karşı hiçbir zaman sevgi beslemediler. Annemle babamın ölüm sebebi olarak hep beni gördüler. Kazadan sağ çıkmam, onlar için bir mucize değil, bir suçtu sanki. Dedem bizi bir araya getirmek için bayramlarda o büyük sofrayı ne kadar özenle hazırlarsa hazırlasın, o masada hep bir soğuk rüzgar eserdi. Bir Kurban Bayramı sabahı, abim Tarık’ın mutfakta diğerlerine, ‘O gece o doğmasaydı, hastaneye yetişmek için o yola çıkmayacaklardı. Annemlerin katili o,’ dediğini kendi kulaklarımla duymuştum. O gün yutkunduğum o lokma, boğazımda ömür boyu çıkmayacak bir düğüm olarak kaldı.
Dedem vefat ettiğinde, dünyam başıma yıkıldı. Sadece dedemi değil, beni bu dünyada gerçekten seven, varlığımı yük olarak görmeyen tek insanı kaybetmiştim. Cenazede kardeşlerim sadece prosedürü yerine getiren yabancılar gibiydiler. Birkaç hafta sonra, Karaköy’deki soğuk, ruhsuz bir avukatlık bürosunda vasiyetnamenin okunması için toplandık. Açıkçası dedemden büyük bir miras beklemiyordum. Emekli maaşıyla biriktirdiği üç beş kuruşu ve Balat’taki eski evi eşit paylaştıracağını düşünüyordum. Ancak avukatın okuduğu satırlar, odadaki herkesi şoka soktu.
Balat’taki ev, bugün rahat 15.000.000 TL edecek o tarihi yapı, en büyük abim Tarık’a bırakılmıştı. Dedemin yıllar önce köye gitmek için aldığı ama zar zor bindiği araba Cengiz’indi. Murat ve Sevda’nın her birine ise, dedemin banka hesabından 2.500.000 TL nakit para veriliyordu.
Avukat boğazını temizleyip bana döndüğünde kalbim hızla çarpıyordu. ‘Ve Elif…’ dedi avukat. ‘Sana da, dedenizin şahsi bir eşyası bırakıldı.’ Masanın altından bir poşet çıkardı. Poşetin içinden dedemin o eski, paslı, emaye sefer tası çıktı. Kapağının kenarları ezilmiş, boyası dökülmüş o sefer tası…
Odadaki sessizliği Tarık’ın alaycı kahkahası bozdu. ‘Eee Elif,’ dedi gülerek, ‘O kadar yıl altını temizledin, artık o sefer tasıyla kendine bol bol çorba yaparsın.’ Diğerleri de kıkırdamaya başladı. Yüzüm kızardı, boğazım düğümlendi. Tek bir kelime bile edemedim. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken o soğuk tası elime aldım ve o bürodan koşarak uzaklaştım.
Eminönü’ne kadar nasıl yürüdüğümü, o kalabalığın içinde nasıl kaybolduğumu hatırlamıyorum. Yaklaşık yirmi dakika boyunca ağlayarak sokakları arşınladım. Dedemin bana bunu nasıl yapabildiğini, onca yıllık emeğimi ve sevgimi nasıl böyle hiçe sayabildiğini anlamaya çalışıyordum. Sonunda kendimi dedemin beni çocukken her pazar pamuk şeker almaya götürdüğü Gülhane Parkı’nda buldum. Ulu bir çınarın altındaki eski bir banka oturdum. Elimde o paslı sefer tası vardı. Öfkeliydim. Kırgındım. Dünyadaki tek dayanağım tarafından bile dışlandığımı hissediyordum.
Derin bir nefes aldım ve titreyen parmaklarımla sefer tasının o sıkışmış mandalını zorlayarak açtım. İçinde ne olduğunu gördüğüm o an, nefesim kesildi. Ellerim kontrolsüzce titremeye başladı.
Tasın içinde eski bir kadife kese ve katlanmış, sararmış bir kağıt vardı. Keseyi açtığımda içinden ağır, antika bir anahtar ve üzerinde Osmanlıca yazılar olan eski bir tapu belgesi düştü. Titreyen ellerimle dedemin el yazısıyla yazdığı mektubu okumaya başladım.
‘Benim güzel kızım, canım Elif’im… Sen bu satırları okurken, abinler muhtemelen o eski evi ve üç kuruş parayı aldıkları için zafer kazandıklarını sanıyorlar. Onların gözünü para bürüdü, yıllarca sana nasıl eziyet ettiklerini, arkandan neler çevirdiklerini hiç görmedim mi sanıyorsun? O ev, uzun yıllardır ipotekli kızım. Onlara bıraktığım o banka hesaplarındaki paralar, evin borcunun sadece faizini kapatır. Ben, yıllar önce Sirkeci’de çalışırken Kapalıçarşı’da küçük bir dükkan almıştım. Yıllarca o dükkanı kiraya verip, senin geleceğin için biriktirdim. Elimdeki bu belge, şu an değeri belki de 50.000.000 TL’yi bulan, Kapalıçarşı’daki o tarihi dükkanın tapusudur ve yıllar önce yasal olarak senin üstüne yapılmıştır. Bu anahtar da dükkanın kasasının anahtarıdır. Onlar sadece tenekeyi aldılar, sen ise benim asıl mirasımı, sana olan borcumu aldın. Gözyaşlarını sil ve o dükkana git. Kendi hayatını kur, kimseye muhtaç olma. Seni her şeyden çok seven deden…’
Gözyaşlarım bu kez acıdan değil, dedemin o ince zekasına, bana olan devasa sevgisine duyduğum minnetten akıyordu. Sefer tasını göğsüme bastırdım ve Gülhane’nin serin rüzgarına karşı gülümsedim. Kardeşlerim ipotek borçlarıyla boğuşurken, ben dedemin bana açtığı yeni hayatın kapısına doğru yürümeye çoktan hazırdım.