Kocam Kerem öldüğünde, sanki evimiz de onunla birlikte nefes almayı bırakmıştı. O, Türk Hava Kuvvetleri’nde bir F-16 pilotuydu; gökyüzü onun evi, bulutlar ise sırdaşıydı. Bir sınır ötesi operasyonda uçağı düştüğünde ve o kara haber kapımıza geldiğinde, dünya başıma yıkıldı. Geriye sadece bir bayrak, bir madalya ve göğsümdeki dinmek bilmeyen o devasa sızı kaldı.
Ailemiz için bu, telafisi olmayan bir yıkımdı. Oğlumuz Ömer henüz yedi, kızımız Zeynep ise beş yaşındaydı. Babalarının bir daha asla o kapıdan içeri girmeyeceğini, onları kucağına alıp havaya fırlatmayacağını onlara nasıl anlatacağımı bilemiyordum. Her gece yastığıma sarılıp ağlarken, çocuklarımın odasından gelen hıçkırık sesleri evi bir yas evine değil, bir hayalet gemisine çeviriyordu.
Ve sonra, o tuhaf hediyeler kapımızın eşiğinde belirmeye başladı.
İlk gün, kapının önünde bir buket papatya buldum. Papatya benim en sevdiğim çiçekti. Kerem, daha flört ettiğimiz günlerden beri, hiçbir özel sebep yokken bile bana bu çiçeklerden getirirdi. ‘Senin gibi saf ve temizler,’ derdi. Gözyaşlarım papatyaların yapraklarına düşerken, bunun tesadüf olduğunu düşündüm. Belki bir komşu, belki bir arkadaş acımı hafifletmek istemişti.
Ertesi gün, kapının önünde Ömer için küçük, maket bir uçak vardı. Kerem’in kullandığı uçağın aynısıydı. Bir sonraki gün ise Zeynep için mavi elbiseli, el yapımı bir bez bebek bırakılmıştı. Zeynep bebeği göğsüne bastırıp, ‘Anne, babam getirdi bunu, biliyorum!’ diye bağırdığında kalbim bin parçaya bölündü.
Dördüncü gün, üzerinde isim yazmayan bir notla birlikte bir paket Türk kahvesi buldum. Notta sadece şu yazıyordu: ‘Dünyanın en güçlü annesine.’
Bu her gün tekrarlanmaya başladı. Artık mahallenin çocukları ya da sıradan bir taziye ziyareti olmadığını anlamıştım. Çocuklarım umutla dolmuştu. ‘Anneciğim, babam bizi izliyor,’ diye fısıldıyordu Zeynep geceleri. ‘Dışarıda onu duydum, bahçedeydi ama henüz içeri giremiyor, çünkü daha tam iyileşmedi,’ diyordu Ömer büyük bir ciddiyetle.
Onlara sarılıyor, babalarının bizi her zaman seveceğini söylüyordum ama içimdeki mantıklı ses bunun imkansız olduğunu haykırıyordu. Kerem gitmişti. Onu kendi ellerimle toprağa vermiştim. O zaman bu hediyeleri getiren kimdi? Bizimle dalga mı geçiyordu yoksa acımızı mı deşiyordu?
Bir gece uyumamaya karar verdim. Işıkları kapattım, salonun köşesindeki pencerenin arkasına, karanlığa gizlendim ve bekledim. Saatler geçmek bilmedi. Sokak lambasının cılız ışığı altında bahçeyi izlerken, her hışırtıda yüreğim ağzıma geliyordu.
Gece yarısı sularında, bahçe kapısından sessizce bir gölge süzüldü. Siyah kapüşonlu bir ceket giymiş, yüzü karanlıkta kalan biriydi. Bahçe yolunda yavaşça ilerledi, merdivenleri tırmandı ve elindeki küçük paketi kapının önüne bıraktı. Tam arkasını dönüp karanlıkta kaybolacakken, kapıyı hızla açıp dışarı fırladım.
Yalın ayak, soğuk betonun üzerinde koşarken bağırıyordum: ‘DUR! KİMSİN SEN? Bahçemde ne işin var?’
Kişi irkilerek durdu. Kaçmaya çalışmadı, sadece olduğu yerde donup kaldı. Yanına vardığımda kolundan tutup sertçe kendime doğru çevirdim. Ay ışığı yüzüne vurduğunda nefesim boğazımda düğümlendi. Dizlerimin bağı çözüldü, neredeyse oracığa yığılacaktım.
‘Sen miydin?… Bu nasıl mümkün olabilir?!’
Karşımda duran kişi, Kerem’in en yakın arkadaşı ve kanat arkadaşı olan Pilot Yüzbaşı Selim’di. Ama bir sorun vardı; Selim’in o kazadan ağır yaralı kurtulduğunu ve aylar boyu hastanede bitkisel hayatta kaldığını duymuştum. Bir kolu sargıdaydı ve yüzünde derin bir yara izi vardı.
‘Elif, özür dilerim,’ dedi sesi titreyerek. ‘Seni korkutmak istemedim.’
‘Selim, neden?’ diye fısıldayabildim. ‘Neden gizlice geliyorsun? Neden bu hediyeler?’
Selim yere baktı, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. ‘O gün uçağımız isabet aldığında, Kerem’in atlama şansı vardı. Ama o, uçağın yerleşim yerine düşmesini engellemek için son saniyeye kadar manevra yaptı. Ben fırlatma koltuğunu kullandığımda, bana telsizden son bir şey söyledi: ‘Selim, ailem sana emanet. Onlara benim onlarla olduğumu hissettir.’
Selim derin bir nefes aldı ve devam etti: ‘Hastaneden yeni çıktım Elif. Kendimi toparlar toparlamaz buraya geldim. Ama senin yüzüne bakacak cesaretim yoktu. O öldü, ben yaşıyorum… Bunun suçluluk duygusuyla baş edemedim. Sadece onun vasiyetini yerine getirmek istedim. Çocukların babalarını unutmamasını, onun hala onları koruduğunu hissettirmelerini istedim.’
O an anladım ki, bu hediyeler sadece oyuncak ya da çiçek değildi. Onlar, Kerem’in Selim aracılığıyla bize gönderdiği son sevgi bağlarıydı. Selim’e sarıldım ve ikimiz de o sessiz gecede, bir kahramanın bıraktığı boşluğun ortasında hıçkıra hıçkıra ağladık.
Ertesi sabah uyandığımda, Ömer ve Zeynep kapıdaki paketi buldular. İçinde Kerem’in eski bir fotoğrafı ve Selim’in yazdığı bir not vardı: ‘Babanız size bir kahraman olduğunuzu söylememi istedi.’
Belki Kerem gerçekten fiziksel olarak yanımızda değildi ama o geceden sonra evimizdeki o ağır sessizlik dağıldı. Artık kapımıza gelen her hediye, bize onun sevgisinin sınır tanımadığını hatırlatıyordu. Selim artık ailemizin bir parçasıydı ve Kerem, gökyüzündeki en parlak yıldız olarak bizi izlemeye devam ediyordu.