
Adım Zeynep. Otuz iki yaşındayım ve son sekiz aydır dördüncü evre meme kanseriyle savaşıyorum. Hayatım, onkoloji servisinin o genzi yakan dezenfektan kokusuyla, yatak odamın loş ışığı arasında bir sarkaç gibi gidip geliyor. Kemoterapinin damarlarımda bıraktığı o zehirli yangın, saçlarımı dökmesi veya beni günlerce yataktan çıkamayacak kadar halsiz bırakması umurumda bile değildi. Benim tek bir derdim vardı: Altı yaşındaki kızım Elif. Benim yüzümden, evdeki bu hastalık atmosferi yüzünden çocukluğunu kaybetmesini, o cıvıl cıvıl neşesinin solup gitmesini asla istemiyordum. Hastalanmadan önce Elif’in hayatı renklerle doluydu. Onu Kadıköy’deki o şirin sanat atölyesine kendim götürürdüm. Evimizin her köşesi onun boyadığı, o karmaşık, parlak ve hayat dolu tuvallerle doluydu. Ancak hastalığım ağırlaşıp da ayağa kalkamaz hale geldiğimde, eşim Murat’ın annesi, yani kayınvalidem Şadiye Hanım devreye girdi.
Şadiye Hanım ile hiçbir zaman yıldızımız barışmamıştı. Yetiştirme yurdunda büyümüş olmamı hiçbir zaman kabullenememişti. Murat’la evlendiğimiz gün bile akrabalarına, ‘Oğlum bula bula anası babası belirsiz bir yurt kızını buldu’ dediğini kulaklarımla duymuştum. Ancak konu Elif olunca, Şadiye Hanım aniden o ‘fedakar babaanne’ rolüne büründü. ‘Sen yat dinlen kızım, torunumu o çok sevdiği resim kursuna ben götürürüm’ dedi. İnanın bana, o anki çaresizliğimle ona minnettar bile olmuştum. Elif’in haftada iki gün olan kursu için ders başı 1.500 TL ödüyorduk. İlaç masraflarım yüzünden belimiz bükülmüş, kredi kartlarımız eksi limitlere düşmüş olsa da, o parayı her ayın başında Şadiye Hanım’ın eline nakit olarak sayıyordum. İlk başlarda her şey normal görünüyordu. Elif kurs günleri heyecanla evden çıkıyor, Şadiye Hanım onu elinden tutup götürüyordu. Ancak birkaç hafta sonra o tuhaf, içimi kemiren şüphe filizlenmeye başladı.
Elif eve hiç resim getirmiyordu. Eskiden her dersten sonra üstü başı boya içinde gelir, yaptığı eseri buzdolabının kapağına asmam için bana yalvarırdı. Şimdi ise elleri tertemizdi. Şadiye Hanım’a bunu sorduğumda önce gözlerini kaçırdı, sonra o yapmacık gülümsemesiyle, ‘Ay ilahi Zeynep, hoca çocukların resimlerini yıl sonu sergisi için atölyede saklıyor, haberin yok mu?’ dedi. Bir sonraki soruşumda ise, ‘Elif bugün suluboya yaparken suyu devirdi, kağıt çöp oldu’ gibi bahaneler uydurmaya başladı. Bu işte bir terslik vardı. Bir akşam Elif’i yanıma çağırdım. Gözlerinin içine bakarak, ‘Anneciğim, resim kursu nasıl geçiyor? Hoca sana yeni renkler öğretti mi?’ diye sordum. Altı yaşındaki kızım bana baktı ve adeta ezberletilmiş, ruhsuz bir ses tonuyla, ‘Tabii ki resim okuluna gidiyoruz anne. Çarşamba ve cumartesi. Başka hiçbir yere gitmiyoruz’ dedi. Bir çocuğun asla kurmayacağı, mekanik bir cümleydi bu. Mideme yumruk yemiş gibi oldum. O gece gözüme uyku girmedi. Sabahı zor ettim ve sanat atölyesini aradım.
Telefona çıkan kadın, ‘Zeynep Hanım, Elif’i çok özledik. Tam bir buçuk aydır kursa gelmiyor. Kaydını dondurmak ister misiniz?’ dediğinde nefesim kesildi. Telefon elimden kayıp düştü. Bir buçuk ay! Çocuğum haftada iki gün, saatlerce neredeydi? Ve benim zar zor denkleştirip verdiğim o 12.000 TL nereye gitmişti? Murat o gün işteydi. Şadiye Hanım ve Elif’in kursa gitmek için evden çıkacağı saati bekledim. Kapı kapandığı an, kemoterapinin verdiği o korkunç mide bulantısına ve dizlerimdeki titremeye rağmen üzerime bir kaban geçirip sokağa fırladım. Sokağın köşesinden onları takip etmeye başladım. Önce Kadıköy meydanına doğru her zamanki rotadan yürüdüler. Ancak Şadiye Hanım aniden yönünü değiştirdi. Minibüs duraklarına doğru yürüdüler ve Fikirtepe tarafına giden bir minibüse bindiler. Bir taksi çevirip peşlerine düştüm. Fikirtepe’nin kentsel dönüşüme girmemiş, izbe, dar ve tekinsiz sokaklarından birinde indiler. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. Eski, boyaları dökülmüş, üç katlı metruk görünümlü bir binanın önünde durdular. Şadiye Hanım çantasından bir anahtar çıkardı, paslı demir kapıyı açtı ve kızımı o karanlık deliğin içine soktu.
Ne hastalığım kalmıştı ne de halsizliğim. Bir anne kaplanın gücüyle o kapıya doğru koştum. Kapı tam kapanmamıştı. İçeri daldığımda burnuma keskin bir rutubet ve sigara kokusu çarptı. Merdivenlerden aşağı, bodrum katına inen sesleri takip ettim. Kapıyı tekmeyle açtığımda gördüğüm manzara beni felç etti. Burası gizli, kaçak bir kumarhaneydi! Tombala masaları, etrafı dumandan göz gözü görmeyen bir ortam ve masalarda oturan tekinsiz adamlar, kadınlar… Şadiye Hanım, benim ilaç paramdan artırıp ona verdiğim 1.500 liraları masanın üzerine saçmış, elinde sigarasıyla hırsla kağıt çekiyordu! Ve benim melek kızım, benim altı yaşındaki masum yavrum… O iğrenç dumanın içinde, köşedeki küflü bir minderin üzerine oturtulmuş, eline tutuşturulmuş eski bir gazeteyi tükenmez kalemle karalıyordu. Gözleri yaşarmış, korkudan titriyordu. ‘Elif!’ diye çığlık attım. Sesim o kadar gür çıkmıştı ki, tüm masa bana döndü. Şadiye Hanım beni gördüğünde elindeki kartlar yere döküldü, yüzü kireç gibi oldu.
O an hiçbir şey düşünmedim. O masaya yürüdüm, o kağıtları ve pulları havaya savurdum. ‘Sen nasıl bir şeytansın!’ diye bağırdım. Elif’i kucağıma aldığım gibi oradan koşarak çıktım. Şadiye Hanım arkamdan, ‘Zeynep dur, açıklayabilirim, bir borcum vardı’ diye bağırıyordu. O gece karakola gidip her şeyi anlattım. Polis o mekana baskın yaptı. Murat gerçeği öğrendiğinde annesini hayatından tamamen sildi. Şadiye Hanım hem yasadışı kumar oynamaktan hem de beni dolandırmaktan yargılandı. Ben mi? O gün içimdeki o öfke, bana kanseri yenecek gücü verdi. Şimdi Elif’i kursa tekrar kendim götürüyorum ve o kadının adını bu evde bir daha kimse anmıyor.