Sadakat ve Sırlar: Kocamın Cumartesi Yalanının Ardındaki Yürek Burkan Veda
Tarih: 13.04.2026 15:16

Ankara’nın soğuk ve gri sabahlarında, yirmi beş yıllık evliliğimizin sıcaklığı her zaman en büyük sığınağım olmuştu. Ben Zeynep, kocam Mustafa ile Keçiören’de kendi yağında kavrulan, sessiz sakin bir hayat kurmuştuk. Mustafa, hayatı boyunca dürüstlüğüyle övünen, bana bir kez olsun sesini yükseltmemiş bir adamdı. Ta ki o cumartesi rutinleri başlayana kadar.
Mustafa’nın Kızılcahamam’da yalnız yaşayan Kemal Amcası üç ay önce hafif bir felç geçirmişti. Haberi aldığımız akşam, Mustafa oldukça düşünceliydi. ‘Zeynep’ dedi, ‘Amcamın durumu çok iç açıcı değil. Ayaklanması zaman alacak. Her cumartesi sabahı erkenden gidip evin temizliğini, erzağını halledeceğim. Onun benden başka kimi var ki?’ Bu sözler, kocamın ne kadar merhametli bir adam olduğunu bana bir kez daha hatırlatmıştı. ‘Beraber gidelim, ben de çorbasını kaynatırım’ dediğimde ise o nazik ama kesin reddedişiyle karşılaştım: ‘Gülüm, senin bel ağrıların zaten seni zorluyor. İki saatlik yol seni mahveder. Hem biz amcamla erkek erkeğe eski günleri yad ederiz, sen evimizde kalıp dinlen.’
Bunu makul karşıladım. Ne de olsa Kemal Amca biraz aksi bir adamdı ve onunla aynı evin içinde saatlerce kalmak her zaman kolay olmazdı. Böylece Mustafa, üç ay boyunca istisnasız her cumartesi sabah 09.00’da kapıdan çıkıp Kızılcahamam yollarına düştü. Her dönüşünde yüzünde derin bir yorgunluk, gözlerinde ise adını koyamadığım bir buğu olurdu. ‘Yol yordu herhalde’ der, üzerine gitmezdim.
Bir cuma akşamı, mutfakta Mustafa’nın en sevdiği cevizli baklavadan yaparken aklıma Kemal Amca geldi. ‘Zavallı adamcağız yalnız başına tatlı da yiyemiyordur’ diye düşünerek bir tepsi de onun için hazırladım. Cumartesi sabahı Mustafa evden çıkarken tepsiyi ellerine tutuşturdum. O yola çıktıktan birkaç saat sonra, Kemal Amca’nın neşesini yerine getirmek için telefonunu çaldırdım. ‘Kemal Amca, nasılsın? Mustafa şimdi yoldadır, sana cevizli baklava gönderdim, çayla afiyetle yersiniz,’ dedim büyük bir heyecanla.
Ancak karşı taraftan gelen ses hiç de beklediğim gibi değildi. Kemal Amca şaşkın ve biraz da sitemkar bir ses tonuyla, ‘Zeynep kızım, ne Mustafa’sı, ne baklavası? Ben o hayırsızı yazdan beri, neredeyse altı aydır görmüyorum. Felç geçirdim diye bir kere aradı, bir daha da ne kapımı çaldı ne hatrımı sordu,’ dedi.
Olduğum yere çökakaldım. Zihnimdeki bütün taşlar yerinden oynamıştı. ‘Nasıl yani? Mustafa her hafta sonu senin yanına gelmiyor mu?’ diye fısıldayabildim sadece. Kemal Amca cık cık ederek, ‘Yok kızım, benim kendi komşularım sağ olsun, onlar bakıyor bana,’ dedi.
Telefonu kapattığımda oturma odasının ortasında tek başıma kalakalmıştım. Beynim uğulduyordu. Mustafa, hayatımı adadığım yirmi beş yıllık kocam, üç aydır bana yalan söylüyordu. O cumartesi sabahları, o özenle giyinip çıkmalar, akşamları o yorgun ama gizemli dönüşler… İçimi kaplayan şüphe bir zehir gibi kanıma karıştı. Beni aldatıyordu. Başka bir açıklaması olamazdı.
O akşam Mustafa eve döndüğünde, baklavayı amcasının çok beğendiğini söyleyerek gözlerimin içine baka baka yalan söyledi. Yutkundum ve hiçbir şey belli etmedim. Gerçeği, kanıtlarıyla birlikte yüzüne çarpmalıydım. Gece yarısı olmasını bekledim. Düzenli nefes alışlarını duyduğumda yataktan süzülerek kalktım. Garaja indim, buz gibi havanın yüzüme çarpması bile içimdeki yangını söndüremiyordu. Arabaya girip dikiz aynasının arkasındaki o küçük araç kamerasının hafıza kartını söküp aldım.
Bilgisayarın başına geçtiğimde ellerim titriyordu. İhanetin soğuk yüzünü görmeye hazırdım. Videolara tıkladım. Ancak ekranda beliren görüntüler beni bir kadınla karşılaştırmadı. Mustafa’nın arabası, Kızılcahamam’a değil, Ankara’nın diğer ucundaki büyük bir onkoloji hastanesinin otoparkına giriyordu. Kayıtlar devam etti. Kamera açısında Mustafa arabadan iniyor, ancak adımları ağır, omuzları çökmüş bir haldeydi. Başındaki şapkayı çıkardığında, gür saçlarının tutam tutam döküldüğünü fark ettim. Arabanın içini gösteren bir başka kayıtta ise Mustafa direksiyona kapanmış, elinde bir yığın tıbbi raporla sessizce, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Videonun sesi açıktı ve kocam kendi kendine fısıldıyordu: ‘Allah’ım, Zeynep’ime bunu nasıl söyleyeceğim? O benim bu eriyişimi görmeye nasıl dayanacak?’
Nefesim boğazımda düğümlendi, göğsüm paramparça oldu. İhanet beklediğim o karanlık odada, kocamın ölümle olan sessiz savaşıyla yüzleşmiştim. Beyin tümörüydü. Aylardır benden gizli kemoterapiye gidiyor, o yorgunlukları ‘yol yorgunluğu’ diye geçiştiriyor, benim üzülmeme, kahrolmama engel olmak için bu cehennemi tek başına yaşıyordu.
Sabah olduğunda Mustafa’yı uyandırdım. Gözlerim kan çanağı gibiydi. Hafıza kartını eline verip, ‘Kemal Amca’ya hiç baklava götürmedin, değil mi?’ dedim usulca. Anlamıştı. Yere çöktü, dizlerime sarıldı. İkimiz de hıçkırıklara boğulduk. ‘Seni korumak istedim,’ dedi ağlayarak. ‘Yirmi beş yılımızı hastane köşelerinde, benim eriyen bedenime ağlayarak geçirmeni istemedim.’ Onu yerden kaldırdım, sımsıkı sarıldım. ‘Biz yirmi beş yıl önce iyi günde, kötü günde diye söz verdik. Bu savaşı tek başına vermene asla izin vermem,’ dedim. O günden sonra o hastane yollarına beraber düştük. Hastalık bizden çok şey aldı ama sevgimizin ve sadakatimizin gücünü asla yenemedi.
Kocamın Yalanının İçinden Çıkan Mucize: Kaybettiğimiz Oğlumuzun Kalp Atışları
Tarih: 13.04.2026 15:16

İzmir’in Karşıyaka sahiline vuran dalga sesleri, yirmi beş yıllık evliliğimiz boyunca bana hep huzur vermişti. Ben Ayşe, eşim Tarık ile acısıyla tatlısıyla çeyrek asrı devirmiştik. Hayat bizi çok büyük bir acıyla, yedi yıl önce trafik kazasında kaybettiğimiz biricik oğlumuz Can’ın ölümüyle sınamıştı. O günden sonra Tarık içine kapanmış, ben ise yaşama sevincimi kaybetmiştim. Ancak birbirimize tutunarak hayatta kalmıştık. Son üç ayda ise Tarık’ın hayatında bir şeyler değişmiş, o eski ağırbaşlı hallerinin yerini tuhaf bir telaş almıştı.
Tarık’ın Karaburun’da tek başına yaşayan Rıza Amcası, üç ay önce kısmi bir felç geçirdi. Doktor, Rıza Amca’nın yataktan çıkmaması gerektiğini söylemişti. Tarık durumu bana anlattığında gözlerinde kararlı bir ifade vardı. ‘Ayşe,’ dedi, ‘Amcamı o halde yalnız bırakamam. Diğer yeğenleri hiç oralı olmuyor. Her cumartesi sabahı yola çıkacağım, evini toparlayıp yemeğini pişireceğim. Hafta sonumun bir günü ona feda olsun.’ Tarık’ın bu merhameti her zaman en sevdiğim huyu olmuştu. ‘Ben de geleyim, tencerelerce yemek yaparım, buzluğa atarız’ diyerek eşlik etmek istedim. Fakat Tarık, beklenmedik bir telaşla beni durdurdu: ‘Yok canım, senin tansiyonun zaten inip çıkıyor bu aralar. Yollar yorar seni. Hem amcamla baş başa kalıp eski günlerden konuşmak ikimize de iyi gelir, erkek erkeğe hallederiz biz.’
Bu ısrarın üzerine fazla üstelemedim. Rıza Amca huysuz yapısıyla bilindiği için, belki de benim orada rahatsız olacağımı düşünmüştü. Böylece Tarık, tam üç ay boyunca her cumartesi sabahı saat 09.00’da kontağı çevirip Karaburun’un yolunu tuttu. Akşam saatlerinde döndüğünde, sanki yıllar öncesindeki o neşeli adam geri dönmüş gibi gülümsüyor, gözlerinin içi parlıyordu. ‘Amcam toparlıyor,’ diyordu sorunca.
Bir cuma günü, mutfakta Rıza Amca’nın en sevdiği zeytinyağlı yaprak sarmalarından sardım ve tepsi tepsi boyoz hazırladım. Cumartesi sabahı Tarık her zamanki gibi çıkarken poşeti eline verdim. Öğleden sonra, sarmaların tuzunun yerinde olup olmadığını sormak ve hatırını almak için Rıza Amca’yı aradım. Telefon uzun uzun çaldıktan sonra açıldı. Sesi oldukça gür ve sağlıklı geliyordu. ‘Rıza Amca, nasılsın? Bizimki sarmaları getirdi mi, sevdin mi bari?’ diye sordum neşeyle.
Karşı taraftan gelen ses tonu buz gibi bir şok dalgası yarattı. ‘Kızım Ayşe, ne sarması? Ne Tarık’ı? Ben o vefasızı yazdan beri, tam altı aydır görmüyorum. Bir kere telefon açtı felç oldum diye, sonra ne gelen oldu ne giden,’ dedi.
Dünya başıma yıkıldı sandım. Elimdeki çay bardağı tezgaha çarpıp devrildi. ‘Nasıl yani? Tarık her hafta sonu senin bütün işini gücünü halletmeye gelmiyor mu?’ diye kekeledim. Rıza Amca, ‘Yok kızım, benim komşu kadınlar sağ olsunlar çorbamı kaynatıyor. Tarık’ın yüzünü gören cennetlik,’ diyerek telefonu kapattı.
O an mutfağın ortasında nefessiz kaldım. Tarık… Benim yirmi beş yıllık yoldaşım, acımı paylaştığım adam, üç aydır her cumartesi bana koca bir yalan söylüyordu. Üstelik akşamları eve yüzünde güller açarak dönüyordu. Başka bir kadın. Zihnimin karanlık köşelerinde yankılanan tek ihtimal buydu. Hayatında, ona oğlumuzun yokluğunu unutturan, onu yeniden güldüren genç bir kadın vardı belki de. Akşam eve döndüğünde, bana sarılarak ‘Sarmalar harikaydı, amcam bayıldı’ dediğinde içimden kusmak geldi. Ama sustum. O gece her şeyi kendi gözlerimle görmeye karar verdim.
Gece yarısı Tarık uykuya daldığında, hırkamı omuzlarıma atıp sessizce evden çıktım. Kapalı garajımızdaki arabasına bindim. Titreyen ellerimle dikiz aynasına uzanıp araç kamerasının hafıza kartını çıkardım. Eve dönüp kartı bilgisayara takarken kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Kendimi ihanetin o soğuk, acımasız yüzüne hazırlamıştım.
Videoları açtım. Tarık’ın arabası Karaburun yoluna girmek yerine, İzmir’in en uç ilçelerinden birine, sahil kenarındaki küçük bir parka gidiyordu. Kamera açısından Tarık’ın arabadan indiğini gördüm. Bir ağacın altında bekleyen on yaşlarında bir erkek çocuğu koşarak Tarık’ın boynuna sarıldı. Tarık dizlerinin üzerine çöktü ve o küçük çocuğa sıkı sıkı sarıldı. Sonra, kocam başını o çocuğun göğsüne yasladı. Gözlerini kapattı ve dakikalarca sadece dinledi. Yüzünden süzülen yaşları kameradan bile görebiliyordum. Çocuğun annesi olduğu belli olan bir kadın uzaktan onlara tebessümle bakıyordu.
O an, beynimde bir şimşek çaktı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Yedi yıl önce, oğlumuz Can beyin ölümüyle hastanede yatarken, Tarık beni organ bağışı için ikna etmişti. ‘Can’ın kalbi başka bir bedende atsın Ayşe,’ diyerek ağlamıştı günlerce. O küçük çocuk… Can’ın kalbini taşıyan çocuktu. Tarık üç ay önce o aileyi bulmuş, her cumartesi oraya gidip oğlunun kalp atışlarını dinliyordu. Bunu bana söyleyememişti çünkü benim o acıyı tekrar yaşamamdan, kalbimin bu ağırlığı kaldıramayacağından korkmuştu.
Sabah olduğunda Tarık uyandığında beni pencerenin kenarında ağlarken buldu. Hafıza kartını avucuna koydum. ‘Can’ın kalbi… Hala bizimki gibi atıyor mu Tarık?’ diye fısıldadım. Tarık olduğu yere çöküp yüzünü elleriyle kapattı. Çılgınlar gibi ağlamaya başladı. ‘Özür dilerim, yaralarını kanatmamak için sustum ama onsuzluğa dayanamıyordum,’ dedi. Onun yanına oturdum, yirmi beş yıllık kocamın başını göğsüme yasladım. ‘Ben de duymak istiyorum,’ dedim gözyaşları içinde. ‘Oğlumuzun sesini ben de duymak istiyorum.’ O gün o parka birlikte gittik. Küçük çocuk bana da sarıldığında, göğsünde atan o tanıdık ritmi duydum. Biz o gün, yıllardır kayıp olan ruhumuzu geri bulduk.
Gecenin Üçünde Gelen Dehşet: Çam ve Sakura’nın Soğuk Koridorlarında Saklanan Sır
Tarih: 13.04.2026 14:46

İstanbul’un o bitmek bilmeyen, boğucu trafiğinde direksiyonu sıkarken kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Silecekler cama vuran sağanak yağmuru temizlemekte zorlanırken, aklımda sadece telefonun ucunda duyduğum o soğuk, mesafeli ses yankılanıyordu. Eski kocam Hakan aramış, oğlumuz Emir’in bacağını kırdığını söylemişti. Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’nin o devasa, labirenti andıran acil servis girişine arabayı nasıl park ettiğimi, o bitmek bilmeyen beyaz koridorları nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Burnuma dolan o keskin dezenfektan ve iyot kokusu, midemdeki krampları daha da artırıyordu. Çocuk acil bölümüne vardığımda, sekiz yaşındaki canım oğlum Emir, bembeyaz çarşafların arasında küçücük kalmış, sağ bacağı boydan boya alçıya alınmış bir halde yatıyordu. Yüzü kireç gibiydi, gözaltları morarmıştı.
Hakan, her zamanki o aşırı kontrollü, sahte güven veren tavrıyla yatağın ayakucunda dikiliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. ‘Korkacak bir şey yok Zeynep,’ dedi, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. ‘Evin önünde scooter sürerken dengesini kaybetmiş. Sokağın köşesindeki tümseği görmemiş. Ben yanına koşana kadar yere yığıldı.’ Bu hikaye beynimin içinde bir yerlere batıyordu. Emir dünyanın en dikkatli çocuğuydu. O scooter’ı aylardır kullanıyordu ve evin önündeki düzlükte düşüp bacağını bu kadar feci şekilde kırması bana mantıklı gelmiyordu. Ama oğlumun o korkmuş, titreyen gözlerini gördüğümde, Hakan’la orada, o an kavgaya tutuşup onu daha fazla travmatize etmek istemedim. Sadece Emir’in saçlarını okşadım, yanaklarına öpücükler kondurdum.
Akşam saatleri yaklaşırken hastanenin o telaşlı uğultusu yerini yorgun bir sessizliğe bıraktı. Yatağın başucunda durmuş, Emir’in ateşten terlemiş alnına düşen saçlarını geriye itiyordum. O sırada içeriye, üzerinde lacivert bir forma ve ‘Sorumlu Hemşire Fatma’ yazan yaka kartıyla orta yaşlı, keskin bakışlı bir kadın girdi. Monitördeki değerleri kontrol ederken odanın içindeki havayı adeta okuyordu. Hakan o sırada bana dönüp, ‘Zeynep, sen eve gitmelisin. Yarın sabah işin var, ayakta duracak halin kalmadı. Ben burada kalırım, babası olarak yanındayım,’ dedi. Sesindeki o ısrarcı ton, yıllarca beni manipüle ettiği günleri hatırlattı. ‘Ben iyiyim,’ diye kestirip attım. ‘Şu refakatçi koltuğunda kıvrılırım. Oğlumu bırakıp hiçbir yere gitmiyorum.’
Hemşire Fatma tam o an gözlerimin içine baktı. Gözlerinde sadece mesleki bir ilgi değil, bir kadının başka bir kadına duyduğu derin bir uyarı vardı. Sonra bakışlarını Emir’e çevirdi. Hakan, ‘Babacığım, üstünü örtelim üşüme,’ diyerek Emir’in battaniyesini çekiştirdiğinde, Emir’in tüm vücuduyla irkildiğini, gözlerini sımsıkı kapattığını gördüm. Bir çocuk babasının dokunuşundan böyle mi korkardı? Hemşirenin yüzündeki profesyonel maske bir anlığına düştü, dudakları ince bir çizgi halini aldı. İşini bitirip yanımdan geçerken, bana hiç bakmadan, adımlarını bile yavaşlatmadan avucumun içine bir şey sıkıştırdı. Bu, dörde katlanmış sarı bir post-it kağıdıydı. Hakan’a arkamı dönüp kağıdı yavaşça açtım. Üzerinde aceleyle karalanmış şu cümle yazıyordu: ‘O YALAN SÖYLÜYOR. GECE 3’TE KAMERAYI KONTROL ET.’
Ağzım kurumuş, nefesim kesilmişti. Nota boş gözlerle bakakaldım. Kafamı kaldırdığımda hemşire çoktan koridora çıkmıştı. ‘Kahve alacağım,’ diyerek hızla odadan çıktım ve hemşire bankosunun oraya gittim. Fatma Hemşire dosyaları düzenliyormuş gibi yapıyordu. ‘Ne demek istiyorsunuz abla?’ diye fısıldadım titreyen bir sesle. Etrafı kolaçan etti. ‘Pediatri servisindeki her odada hem ses hem de görüntü kaydeden kameralarımız var. Güvenlik birimi her şeyi saniye saniye kaydeder,’ dedi fısıltıyla. ‘Eğer oğluna gerçekten ne olduğunu öğrenmek istiyorsan, eksi birinci kattaki güvenlik odasına git. Gece vardiyasındaki Murat abiyi bul, seni benim gönderdiğimi söyle. Otur ve gece tam saat 3’te 12 numaralı kanalı izle.’ Başka hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp ilaç odasına girdi.
Zaman sanki durmuştu. Gece yarısını geçerken hastane koridorları bir mezarlık kadar sessizdi. Hakan’a tuvalete gideceğimi söyleyip odadan çıktım. Gece 2:58’de, eksi birinci kattaki o havasız, sadece monitörlerin soluk mavi ışığıyla aydınlanan daracık güvenlik odasındaydım. Güvenlikçi Murat abi, Fatma Hemşire’nin adını duyunca sessizce başını sallamış ve 12 numaralı kanalı, Emir’in odasının kamerasını tam ekran yapmıştı. Ekranda oğlum, ince hastane battaniyesinin altında küçücük bir cenin gibi kıvrılmış yatıyordu. Hakan’ın az önce oturduğu refakatçi koltuğu ise tamamen boştu. Hakan odada değildi.
Köşedeki dijital saatin rakamları kırmızı bir parlamayla 03:00’ı gösterdiğinde, odanın kapısı aniden, sessizce açıldı. İçeri giren Hakan’dı, ama yüzünde o sahte şefkatten eser yoktu. Gözleri pörtlemiş, çenesi seğiriyordu. Hızla yatağa yaklaştı ve uyuyan Emir’in sağlam olan sol kolunu vahşice sıktı. Ekranda ses yoktu ama Murat abi hemen sesi açtı. Odanın içinden gelen fısıltı bütün odayı doldurdu. ‘Bana bak veled,’ diyordu Hakan dişlerinin arasından, ‘Yarın o lanet olası pedagog geldiğinde ona annenin seni evde yalnız bıraktığını, o yüzden merdivenlerden düştüğünü söyleyeceksin. Eğer benim seni balkondan aşağı ittiğimi söylersen, yemin ederim bu sefer diğer bacağını da ben kırarım. Anladın mı beni!’ Emir yatakta hıçkırıklara boğulmuş, titreyerek başını sallıyordu. Bütün dünyam başıma yıkıldı. Hakan, velayet davasında beni ‘ilgisiz anne’ göstermek için öz oğlumuzu balkondan aşağı itmiş ve bunu örtbas etmek için de scooter yalanını uydurmuştu.
O an Murat abinin ‘Abla dur!’ demesine kalmadan güvenlik odasından nasıl fırladığımı hatırlamıyorum. Merdivenleri üçer beşer çıkarken içimdeki anne kaplan uyanmıştı. Acil durum butonuna basıp tüm hastane polisini ayağa kaldırdım. Odaya daldığımda Hakan henüz Emir’in başındaydı. Gözü dönmüş bir halde üzerine atıldım. Arkamdan giren hastane polisi onu yaka paça duvara yapıştırırken, Emir ‘Anne!’ diye ağlayarak kollarıma atıldı. O gece, Hakan’ın o soğuk demir parmaklıklar ardına gidişini, oğlumun ise gözyaşları içinde bana sarılışını asla unutmayacağım. Fatma Hemşire haklıydı; gerçekler kameralardan önce, bir çocuğun korku dolu gözlerinde saklıydı.
Vicdansızlığın Suçüstü Hali: Şişli Etfal’in Güvenlik Odasından Çıkan Kan Dondurucu Gerçek
Tarih: 13.04.2026 14:46

İstanbul’un o nemli ve karanlık akşamında, Mecidiyeköy trafiğini kornalara basa basa yararken içimde tarif edilemez bir sıkıntı vardı. Boşanmış bir anne olmak zaten zorken, bir de işteyken gelen ‘Çocuğun acilde’ telefonu, insanın ömründen on yıl götürüyordu. Eski kocam Ferhat’ın telefondaki sesi tuhaf bir şekilde pürüzlü ve telaşlıydı. Onu iyi tanırdım; ne zaman bir kabahat işlese veya bir şeyleri saklamaya çalışsa sesi tam da böyle titrerdi. Seyrantepe’deki Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi’nin devasa döner kapısından içeri daldığımda, ayakta duracak dermanım kalmamıştı. Pediatri aciline ulaştığımda, on yaşındaki oğlum Can, o renksiz ve soğuk hastane odasında yatıyordu. Sol bacağındaki alçı neredeyse kasığına kadar uzanıyordu. Yanına koşup ona sarıldığımda, o her zamanki neşeli çocuğun yerinde, gözlerini benden kaçıran, titreyen bir kuş kalıntısı buldum.
Ferhat, alnında biriken terleri elinin tersiyle silerek yanıma geldi. ‘Abartılacak bir şey yok Selma,’ dedi göz temasından kaçınarak. ‘Biliyorsun, mahalledeki yokuşta o lanet scooter ile hız yapmayı çok seviyor. Ben arkasından seslendim ama duramadı, köşedeki çöp konteynerine fena çarptı.’ Gözlerimi kısıp Ferhat’a baktım. Can o yokuşta asla scooter sürmezdi, hele akşam karanlığında sokağa bile çıkmazdı. İçimdeki o anne içgüdüsü, midemde koskocaman bir yalanın filizlendiğini söylüyordu ama o an, Can’ın acı çeken bedeni önceliğimdi. Kavga gürültü çıkarıp oğlumu daha fazla germek istemedim. Sadece elini tuttum ve ‘Geçti anneciğim, buradayım,’ diye fısıldadım.
Gece çöktüğünde odanın içindeki sessizlik sadece monitörün o ritmik ‘bip’ sesleriyle bozuluyordu. Can uykuya dalmıştı. O sırada nöbetçi hemşire Ayşe içeri girdi. Deneyimli, bakışlarından hiçbir şey kaçmayan, o mahallemizin anaç kadınlarını andıran sert ama şefkatli bir yapısı vardı. İlaçları kontrol edip Can’ın nabzına bakarken Ferhat bana doğru eğildi. ‘Selma, sen çok yoruldun, gözlerin kan çanağı gibi. Lütfen eve git, dinlen. Yarın işe gideceksin. Ben oğlumun başındayım,’ dedi. O kadar tatlı ve anlayışlı görünmeye çalışıyordu ki, bu beni daha da huylandırdı. ‘Hayır,’ dedim kesin bir dille. ‘Ben bu sandalyede sabahlarım, oğlumu bırakmam.’
Ayşe Hemşire, Can’ın kolundaki damaryolunu düzeltirken Ferhat bir anlığına çocuğun bacağındaki battaniyeyi sertçe çekti. Can uykusunda inleyerek kendini geri çekti, elleriyle yüzünü koruma refleksi gösterdi. İşte o an, Ayşe Hemşire ile göz göze geldik. Gözlerindeki o dehşeti ve şüpheyi gördüm. Hiçbir şey demedi. İşini bitirdi, tepsisini aldı ve tam odadan çıkarken, bedenini bana siper ederek elime küçücük, katlanmış bir kağıt parçası sıkıştırdı. Kapı kapanır kapanmaz kağıdı açtım. Üzerinde büyük harflerle, ‘O YALAN SÖYLÜYOR. GECE 3’TE KAMERAYI KONTROL ET,’ yazıyordu.
Kalbim göğsümü dövüyordu. Elimdeki kağıtla beraber odadan süzüldüm ve bankoda ilaç hazırlayan Ayşe Hemşire’nin yanına gittim. ‘Abla, ne demek bu?’ dedim zar zor çıkan sesimle. Etrafına bakındı, kimsenin duymadığından emin olunca bana doğru eğildi. ‘Burası devlet hastanesi kızım, her köşe bucak, her hasta odası yirmi dört saat sesli ve kameralı izlenir. O adamın gözlerindeki yalanı gördüm. Çocuğun da ondan nasıl korktuğunu gördüm. Aşağı in, güvenlikteki Hüseyin abiyi bul. Ona Ayşe Hemşire’nin selamı var de. Saat 3’te 12 numaralı kanalı sana açsın. Gözlerini dört aç ve izle,’ dedi. Başka tek kelime etmedi.
Saat gece yarısını epey geçmişti. Hastanenin o uzun, steril kokan koridorları adeta birer hayalet yoluna dönüşmüştü. Saat tam 2:58’de alt kattaki o karanlık ve derme çatma güvenlik odasına sığındım. Hüseyin abi, Ayşe’nin adını duyunca hiç ikiletmedi ve ekranı ayarladı. Kamerada Can mışıl mışıl uyuyordu. Fakat Ferhat ortalarda yoktu. Saatin kırmızı rakamları 03:00’ı gösterdiği an, kalbim boğazımda atmaya başladı. Odanın kapısı aralandı.
İçeri giren Ferhat değildi. Gösterişli, sarışın, kürk yakalı bir kaban giymiş genç bir kadındı. Ferhat’ın aylar önce beni uğruna terk ettiği o nişanlısıydı bu! Birkaç saniye sonra Ferhat da kapıda belirdi ve etrafı kolaçan edip kapıyı kapattı. Kadın yatağa, Can’ın üzerine eğildi. Hüseyin abi sesi açtığında kanımın donduğunu hissettim. Kadın, o zehir gibi sesiyle fısıldıyordu: ‘Bak küçük bey, anlaştığımız gibi. Eğer polislere veya o annene, benim jiple sana çarptığımı söylersen, baban da ben de hapse gireriz. Sen de yetimhaneye düşersin. Scooter’dan düştüm demeye devam edeceksin, anladın mı beni?’ Ferhat ise arkadan onaylıyordu: ‘Ablanın dediğini yap aslanım, yoksa annene de zarar gelir.’
Gözyaşlarım öfkeye, öfkem ise saf bir cinnete dönüştü. Ferhat, o aşağılık kadın alkollü araç kullanıp oğluma çarptığı için olayı örtbas etmeye çalışmış, bir de utanmadan oğlumu benimle tehdit etmişti! Güvenlik odasından bir fırtına gibi çıktım. Hüseyin abi çoktan telsizden polisleri çağırmıştı bile. Odaya tekmeyle daldığımda o sarışın kadın çığlık atarak geri sıçradı. Ferhat’ın yakasına öyle bir yapıştım ki, onu duvardan duvara vurdum. ‘Sizi bu hastaneye gömerim!’ diye bağırıyordum. Polisler içeri doluşup ikisine de ters kelepçe takarken, Can ağlayarak bana uzandı. Artık yalan bitmişti. Şişli’nin soğuk gecesinde adalet, bir hemşirenin cesareti ve bir annenin feryadıyla tecelli etmişti.
Karanlık Planın Çöküşü: Zeynep Kamil’de Saat 3’te Ortaya Çıkan Korkunç İhanet
Tarih: 13.04.2026 14:46

Üsküdar’ın dar sokaklarında yağmur çiselemeye başlarken, göğsüme oturan o ağır taşı söküp atamıyordum. Telefonum çaldığında, ekranda eski kocam Selim’in adını görmek bile midemi bulandırmaya yetmişti. ‘Aslı, hemen Zeynep Kamil Hastanesi’ne gel, Mert’in bacağı kırıldı,’ dediğinde dünya başıma yıkıldı. O lanet boşanma davasından beri Mert’i benden koparmak için yapmadığı oyun kalmamıştı. Hastanenin o tarihi, taş duvarlı binasından içeri girip pediatri koridorlarına ulaştığımda, florasan ışıklarının cızırtısı bile beynimde yankılanıyordu. Yedi yaşındaki oğlum Mert, odanın ortasındaki metal yatakta, sağ bacağındaki devasa alçıyla hareketsiz yatıyordu. Yüzü solgundu, gözleri korkuyla etrafı tarıyordu.
Selim, odanın köşesinde, elleri ceplerinde aşırı rahat bir tavırla bekliyordu. ‘Panik yapma Aslı,’ dedi sinsi bir sırıtışla. ‘Çocuk bu, düşe kalka büyüyecek. Parkta scooter sürüyordu, taşa takılıp düştü. Ben hemen hastaneye getirdim, alçıya aldılar.’ Sözcükler ağzından dökülürken gözlerime bakamıyordu. Selim hiçbir zaman bu kadar düşünceli, bu kadar ‘babacan’ olmamıştı. Mert’in parkta scooter sürmeyi hiç sevmediğini, yüksek sesten ve hızdan korktuğunu en iyi ben bilirdim. Selim bir şeyler çeviriyordu ama o an tek derdim, acıdan dudakları titreyen oğluma sarılmaktı. Yatağın kenarına oturdum, Mert’in ellerini avuçlarıma aldım.
Saatler ilerledi, hastane sessizliğe büründü. Yatağın başucunda beklerken içeriye deneyimli, yaşlıca bir kadın olan Kıdemli Hemşire Şermin girdi. Lacivert forması, yakasındaki steteskopu ve o ciddiyetiyle odadaki havayı anında değiştirmişti. Mert’in ateşini ölçüp serumunu kontrol ediyordu. Selim aniden ayaklandı. ‘Aslı, sen git artık. Bak kadın perişan oldun, yarın mesain var. Ben babasıyım, burada sabaha kadar beklerim,’ dedi. O kadar ısrarcıydı ki, sanki odada kalmam onun bir planını bozuyordu. ‘Hiçbir yere gitmiyorum Selim, sen istiyorsan defol git,’ diye tersledim.
Şermin Hemşire bu kısa tartışmayı dikkatle dinliyordu. Sonra Mert’e dönüp, ‘Paşam, battaniyeni biraz açalım da terleme,’ dedi. Selim o anda hızla öne atılıp, ‘Yok hemşire hanım, çocuk üşür,’ diyerek Mert’in kolunu sertçe geriye itti. Mert’in yüzündeki o saf dehşeti, gözlerindeki o çaresiz feryadı gördüm. Şermin Hemşire’nin de gözünden bu kaçmamıştı. Dudaklarını ısırdı, derin bir nefes aldı. İşini bitirip odadan çıkarken, sanki yanlışlıkla çarpmış gibi kolunu bana sürttü ve avucumun içine küçük, kare bir kağıt bıraktı. Selim’e arkamı dönüp kağıda baktığımda tüylerim diken diken oldu: ‘O YALAN SÖYLÜYOR. GECE 3’TE KAMERAYI KONTROL ET.’
Nefes alamadığımı hissettim. Kalbim adeta kafesinden çıkmak istiyordu. Hemen ‘Su alıp geliyorum,’ diyerek odadan çıktım. Şermin Hemşire koridorun sonundaki bankoda, elindeki dosyaya bakıyor gibi yapıyordu. Yanına yaklaştığımda bana bakmadan, dişlerinin arasından fısıldadı: ‘Kızım, bu hastanede hiçbir çocuk odasında kör nokta yoktur. Her oda sesli ve kameralı kayıt altındadır. O adamın çocuğa bakışını hiç gözüm tutmadı, sanki babası değil de gardiyanı gibi. Zemin kattaki güvenlik odasına in, Turgut amcaya Şermin’in selamı var de. Gece 3’te 12 numaralı ekranı sana açsın. Ne göreceksen orada göreceksin.’
Gece 2:58’de, rutubet kokan, klimaların uğultusuyla dolu güvenlik odasındaydım. Turgut amca yüzümü görünce halime acımış olacak ki, tek kelime etmeden kameraları ayarladı. Ekranda Mert derin bir uykudaydı. Fakat Selim odada yoktu. Gözlerimi köşedeki dijital saate diktim. 02:59… ve 03:00. Odanın kapısı yavaşça aralandı.
İçeri giren Selim’di ama yalnız değildi. Elinde büyük bir seyahat çantası vardı ve koridordan bir tekerlekli sandalye sürükleyerek içeri soktu! Turgut amca sesi açtığında Selim’in o iğrenç fısıltısını duydum. ‘Kalk kalk, uyan lan veled!’ diye tıslayarak Mert’i yatağından hırpalayarak kaldırmaya çalışıyordu. ‘O lanet alçıyı boşuna mı yaptırdım rüşvetle o şerefsiz özel doktora! Annenin haberi olmadan seni yurt dışına çıkaracağım. Havalimanında bu alçıyı görünce kimse bizi durdurmayacak. Annene veda et, onu bir daha asla göremeyeceksin!’ Mert ağlayarak direnmeye çalışıyor ama babasının kaba kuvvetine karşı koyamıyordu. Selim, sahte bir kaza uydurmuş, çocuğun bacağına sahte bir alçı yaptırarak onu havalimanı güvenliğinden acil hasta bahanesiyle kolayca geçirip kaçırmayı planlamıştı!
O an gözüm karardı. ‘Turgut amca kapıları kilitle, hastaneden çıkamasın!’ diye bağırarak odadan nasıl fırladığımı hatırlamıyorum. Koridorda yankılanan ayak seslerim ve çığlıklarımla tüm hastane ayağa kalktı. Odaya ulaştığımda Selim, Mert’i tekerlekli sandalyeye oturtmaya çalışıyordu. Üzerine bir kaplan gibi atladım. Selim’in suratına indirdiğim tokatların haddi hesabı yoktu. Çığlıklarıma koşan hastane güvenliği ve polisler Selim’i yere yatırıp kelepçelerken, ben sadece titreyen oğluma sarılmış, hıçkırıklara boğulmuştum. Şermin Hemşire’nin uzattığı o küçücük kağıt parçası, sadece gerçeği ortaya çıkarmamış; canımdan çok sevdiğim oğlumu sonsuza dek kaybetmemi engellemişti.
Kapalıçarşı’nın Derinliklerinde Saklanan Yüzyıllık Sır: Babaannemin Küpeleri
Tarih: 13.04.2026 14:30

İstanbul’un o gri, bitmek bilmeyen yağmurlu sabahlarından biriydi. Fatih’teki dökülen sıvalarıyla ayakta durmaya çalışan üç odalı kiralık evimizin mutfağında, elimdeki son tarhana paketini tencereye boşaltırken gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Ben Zeynep. 29 yaşındayım ve omuzlarında dünyanın tüm yükünü taşıyan üç çocuk annesi bir kadınım. Kocam Ferhat, iki yıl önce bir gece yarısı ‘Ben bu yükü kaldıramıyorum’ diyerek kapıyı çekip gittiğinde, hayatın benim için ne kadar zorlaşabileceğini tahmin edememiştim. Ama hayat, siz hazır olana kadar beklemiyor.
İlk başlarda merdiven silerek, evlere temizliğe giderek ayakta kalmaya çalıştım. Ancak altı ay önce en küçük oğlum Caner hastalandı. Zeynep Kamil Hastanesi’nin soğuk koridorlarında geçirdiğimiz geceler, bitmek bilmeyen tahliller ve o korkunç teşhis… Özel ilaçlar ve tedavi masrafları için önce bankadan 50.000 TL kredi çektim. Yetmedi, eş dosttan borç aldım. Sonra bir kredi daha… Geçtiğimiz ay ise temizliğe gittiğim evlerin sahibi, ‘Artık kendimiz halledeceğiz’ diyerek işime son verdi. Bankadan gelen haciz kağıdı, mutfak masasının üzerinde bir saatli bomba gibi duruyordu. İki gün içinde 120.000 TL ödemezsem, çocuklarımla birlikte sokağa atılacaktım. Günlerdir uyumuyordum.
Çaresizlik içinde kıvranırken, yatak odasındaki eski ceviz sandığa gittim. İçinde, rahmetli babaannem Selma’dan kalan küçük, kadife bir kutu vardı. Babaannem vefat etmeden önce ellerimi tutmuş, ‘Güzel kızım, bu küpeler bir gün sana çok iyi bakacak. Onları sadece en karanlık gününde çıkar’ demişti. Kutuyu açtım. 18 ayar altından yapılmış, damla şeklinde, oldukça ağır ve kenarları yılların yorgunluğuyla biraz aşınmış o antika küpeler bana bakıyordu. Onları satmak, babaannemin hatırasına ihanet etmek gibi hissettiriyordu ama Caner’in nefes alabilmesi ve başımızı sokacak bir evimizin olması için başka çarem yoktu.
Ertesi sabah yağmur altında Kapalıçarşı’ya doğru yürüdüm. Nuruosmaniye kapısından içeri girerken, turistlerin ve esnafın o tanıdık uğultusu beynimde yankılanıyordu. Kuyumcular sokağında, altınların göz aldığı o lüks vitrinlerden ziyade, daha kuytuda kalmış, camında ‘Antika ve Yadigâr Eşyalar Alınır’ yazan eski bir dükkana girdim. İçerisi ahşap ve eski kitap kokuyordu. Tezgahın arkasında, yetmişli yaşlarında, gözlüklerini burnunun ucuna indirmiş İhsan Usta oturuyordu.
Titreyen ellerimle kutuyu tezgaha koydum. ‘Ben… Ben bunları satmak zorundayım amca. Bankaya borcum var, evim elden gidiyor,’ dedim sesim çatlayarak. İhsan Usta bana şefkatle ama bir o kadar da dikkatle baktı. Kutuyu yavaşça açtı. Küpeleri gördüğü an gözleri hafifçe kısıldı. Çekmecesinden özel büyütecini çıkardı ve gözüne takıp dükkanın loş ışığı altında küpeleri incelemeye başladı. Saniyeler bana saatler gibi geliyordu. Sonra küpenin birini ters çevirdi ve arkasındaki o çok küçük, gözle zor görülen işlemeye baktı.
Ve bir anda donup kaldı.
Büyüteç titreyen ellerinden tezgahın camına ‘tık’ diye düştü. Yüzündeki kan çekilmiş, adeta bir hayalet görmüş gibi bembeyaz olmuştu. Kesik kesik nefes alarak, ‘Kızım… Bu küpeleri… Bunları nereden buldun?’ diye sordu. Gözlerim dolarak, ‘Babaannem Selma’nın yadigârı. Neden sordunuz, değersiz mi yoksa?’ dedim. İhsan Usta’nın elleri o kadar şiddetli titriyordu ki, çekmeceyi açarken anahtarı düşürdü. Eğilip aldı, çekmeceyi açtı ve solmuş, kenarları yıpranmış siyah beyaz bir fotoğraf çıkarıp önüme koydu. Fotoğrafta, babaannem Selma’nın gençlik halleri ve yanında İhsan Usta’ya çok benzeyen genç bir adam vardı.
Bana yaşlı gözlerle baktı ve ‘Çünkü… Çünkü birileri yıllardır bu kapıdan içeri girmeni bekliyordu… Hem de yıllardır,’ dedi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.
Nefesimi tutmuştum. İhsan Usta derin bir iç çekerek anlatmaya başladı: ‘Bu fotoğraftaki genç adam, benim babam Halil Usta. Ve yanındaki melek de senin babaannen Selma. Babam, Selma’ya deliler gibi aşıktı. Ancak Selma’nın ailesi onu zengin bir tüccarla zorla evlendirdi. Babam, Selma’nın düğününden bir gece önce, ona bu 18 ayar damla küpeleri hediye etti. Ama bu sıradan bir küpe değildi kızım. Babam hayatı boyunca kazandığı tüm servetini, bir gün Selma veya onun soyundan biri dara düşerse diye İsviçre’deki bir banka hesabına yatırdı. O hesabın şifresi ve kasa numarası, işte tam şu an elinde tuttuğun küpelerin arkasına mikro harflerle işlenmiş durumda.’
Duyduklarım karşısında dizlerimin bağı çözüldü, sandalyeye yığıldım. İhsan Usta titreyen elleriyle bir bardak su uzattı. ‘Babam vefat etmeden önce bana yemin ettirdi. O küpeleri kim getirirse, emaneti ona teslim edecektim. Ben 40 yıldır bu dükkanda her gün o kapıya bakarak senin gelmeni bekledim. Babaannen o kadar asil bir kadındı ki, onca yıl ne kadar zorluk çekerse çeksin, emanete ihanet edip o şifreyi kullanmamış. Onu sana, en doğru zamana saklamış.’
İhsan Usta hemen arka odadaki çelik kasadan babasının bıraktığı resmi evrakları ve hesap cüzdanlarını çıkardı. Hesapta yatan para, değil banka borcumu kapatmak, çocuklarıma ve bana ömrümüzün sonuna kadar yetecek, bizi tüm dertlerimizden kurtaracak kadar büyüktü. O gün o dükkandan sadece borcumu kapatacak bir meblağ ile değil, babaannemin bana bıraktığı o devasa sevgi ve korumayla, yeniden doğmuş bir kadın olarak çıktım. Hayat gerçekten de siz hazır olana kadar beklemiyordu, ama bazen mucizeler, en karanlık anınızda, bir damla altının içinde parlıyordu.
Kemeraltı’nda Çözülen İlmek: Meliha Hanım’ın Mirası
Tarih: 13.04.2026 14:30

İzmir’in Eşrefpaşa semtinde, rutubet kokan, boyaları dökülmüş o küçük gecekondu bozması evimizde sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Ben Elif, 29 yaşında, hayatın sillesini çok erken yemiş, üç küçük çocukla hayatta kalmaya çalışan bir anneyim. İki yıl önce kocam Hakan, biriktirdiğimiz üç kuruşu da alıp bizi yüzüstü bırakıp gittiğinden beri, hayat bir savaş alanına döndü. Başlangıçta her şey bir şekilde yürüyordu. Tekstil atölyesinde ortacı olarak çalışıp karnımızı doyuruyordum. Ta ki ortanca kızım Aslı’nın amansız böbrek rahatsızlığı patlak verene kadar.
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin o uzun, kasvetli koridorları ikinci evimiz olmuştu. Tahliller, diyaliz masrafları, hastaneye gidiş gelişler derken elimdeki üç kuruş eridi. Bankalardan üst üste tüketici kredileri çektim. 80.000 TL’yi bulan borç sarmalı boynuma dolanmıştı. Geçen ay atölye küçülmeye gidip beni işten çıkarınca, o ip tamamen boğazımı sıktı. Dün bankadan gelen ihbarname açıktı: Eğer 3 gün içinde kredinin yapılandırma peşinatı olan 25.000 TL’yi yatırmazsam, zaten babamdan kalan yarı hisseli bu virane eve ipotek karşılığı el konulacaktı. Gece boyunca çocuklarımın nefes alışlarını dinleyip sessizce ağladım. Ve o an, evdeki tek değerli şeye, rahmetli babaannem Meliha’nın yadigârına gitmeye karar verdim.
Babaannem, vefatından hemen önce yastığının altından çıkardığı o ahşap kutuyu bana verirken, ‘Kızım, bu damla küpeler sadece altın değildir. Bu senin kara gün dostundur, sakın ola zorda kalmadan elden çıkarma’ demişti. 18 ayar altından, ağır, el işçiliği olduğu her halinden belli olan damla şeklindeki küpeler… Onları satma düşüncesi bile mideme kramplar girmesine sebep oluyordu ama Aslı’nın tedavisi ve başımızı sokacak bu çatıyı kaybetmemek zorundaydım.
Sabah İzmir’in nemli sıcağında Kemeraltı Çarşısı’na doğru yola çıktım. Kızlarağası Hanı’nın arkalarındaki dar sokaklarda, eski püskü ama vitrininde antika mücevherler parlayan bir dükkana adım attım. İçeride radyoda çalan hafif bir Zeki Müren şarkısı ve zamanın durduğu bir atmosfer vardı. Tezgahın arkasında, beyaz saçları özenle taranmış, jilet gibi giyinmiş Rıza Bey duruyordu.
Titreyen ellerimle kutuyu uzattım. ‘Amca, bunları satmam lazım. Banka evimi alacak, kızım hasta…’ Sözcükler boğazıma diziliyordu. Rıza Bey, yüzündeki o babacan ifadeyle kutuyu açtı. Büyütecini sağ gözüne yerleştirdi ve loş ışığın altında o ağır altın damlalara bakmaya başladı. Dükkandaki sessizliği sadece duvardaki sarkaçlı saatin sesi bozuyordu. Sonra, küpenin arkasındaki klipsi hafifçe çevirdi.
Bir an… Rıza Bey’in nefesi kesildi. Büyüteç elinden tezgaha düştü, gözleri fal taşı gibi açıldı ve yüzündeki bütün renk çekildi.
Bana dehşet içinde bakarak, ‘Kızım… Bu… Bunları nereden buldun?’ diye fısıldadı. Korkuyla geri çekildim, ‘Babaannem Meliha’dan kaldı. Çalıntı falan değil, yemin ederim!’ dedim telaşla. Rıza Bey’in elleri şiddetle titremeye başladı. Gözleri dolmuştu. Tezgahın altındaki kilitli çekmeceyi açtı, sararmış bir gazete kupürü ve eski bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta Kemeraltı’nın eski halleri ve çok şık giyimli, babaanneme tıpatıp benzeyen bir kadın vardı.
Bana doğru eğildi ve o sözcükleri söyledi: ‘Çünkü… Çünkü birileri yıllardır bu kapıdan içeri girmeni bekliyordu kızım.’
Gözyaşlarımı tutamayarak ne olduğunu sordum. Rıza Bey titrek bir sesle anlattı: ‘Benim babam, İzmir’in en eski ve zengin tüccarlarından Şefik Bey’in şahsi avukatı ve sırdaşıydı. Şefik Bey’in tek kızı Meliha, yani babaannen, ailenin onaylamadığı fakir bir gence aşık olup evden kaçtığında, Şefik Bey onu evlatlıktan reddetmiş gibi yaptı. Ama aslında kızına kıyamamıştı. Meliha’nın izini kaybetmeden önce, ona kendi elleriyle yaptırdığı bu 18 ayar özel tasarım küpeleri gönderdi. Ve babama bir vasiyetname bıraktı. O vasiyetnameye göre, Şefik Bey’in Alsancak’taki üç apartmanı ve bankadaki tüm nakit varlığı, bu küpeleri geri getiren Meliha’ya veya onun varislerine devredilecekti.’
Başım dönüyordu. Rıza Bey, ‘Babam ölmeden önce bu görevi bana devretti. Biz, Şefik Bey’in vasiyetini yerine getirmek için 50 yıldır bu küpelerin ortaya çıkmasını bekliyoruz. Babaannen gururundan asla geri dönmedi, o mirasa el sürmedi. Ama bu miras artık senin, kızım. Senin ve çocuklarının.’
O an dükkanın içinde hıçkırıklara boğuldum. Bankanın kapıma dayattığı o 80.000 TL’lik borç, o an İzmir Körfezi’ne dökülen bir damla su kadar önemsiz kalmıştı. Aslı’nın tedavisi için artık devlet hastanesi koridorlarında beklememe gerek kalmamıştı. Babaannem, o ağır ve yıpranmış altın küpelerle, sadece o günü değil, bizim bütün geleceğimizi kurtarmıştı. Kemeraltı’nın o eski dükkanından çıkarken gökyüzü artık daha mavi, İzmir’in havası daha umut doluydu. Küllerimizden yeniden doğmuştuk.
Samanpazarı’nda Bekleyen Vefa Borcu: Babaannemin Gözyaşları
Tarih: 13.04.2026 14:30

Ankara’nın o ayazı insanın kemiklerine işleyen kış sabahlarından biriydi. Mamak’taki sobamıza atacak odun kalmadığı için, üç çocuğumu battaniyelere sarıp birbirimize sokularak sabahı etmiştik. Ben Derya. 29 yaşındayım. Hayat, eşim Murat’ın bir akşamüstü ‘Biraz hava alacağım’ diyerek çıkıp bir daha dönmemesiyle tepetaklak oldu. İki yıl boyunca tek başıma, temizliğe giderek, merdiven silerek çocuklarıma hem analık hem babalık yaptım. Ancak hayatın sınavları bitmek bilmiyordu.
Ortanca oğlum Mert’in kalbindeki o delik her geçen gün büyüyordu. Hacettepe Hastanesi’ndeki doktorlar, acil ameliyat gerektiğini, aksi takdirde onu kaybedebileceğimizi söylediklerinde dünyam başıma yıkıldı. Özel malzemeler ve hastane masrafları için bankalardan ardı ardına krediler çektim. 150.000 TL’lik bir batağın içine saplanmıştım. Geçen ay temizliğe gittiğim ofis kapanınca beş parasız kaldım. Bankalar sürekli arıyor, eve haciz memurlarının gelmesi için gün sayılıyordu. Evlatlarımın başını sokacağı o derme çatma evi de kaybedersem ne yapardım? Çaresizlikten tırnaklarımı etime geçiriyordum.
O gece gözyaşları içinde eşyalarımı karıştırırken, rahmetli babaannem Gönül’den kalan o küçük, yıpranmış ahşap kutu elime geçti. İçinde 18 ayar altından yapılmış, kalın, damla şeklinde ve üzerinde çok ince işlemeler olan ağır küpeler vardı. Babaannem vefatından önce başımı okşamış, ‘Bu küpeler benim gözyaşlarım kızım, bir gün senin gözyaşlarını silecekler’ demişti. Onları satmak kalbime bir hançer gibi saplanıyordu ama Mert’in kalbi için buna mecburdum.
Sabahın ilk ışıklarıyla, Ulus Samanpazarı’nın o yokuşlu, tarihi sokaklarına vurdum kendimi. Bakırcıların, antikacıların ve eski kuyumcuların olduğu o dar sokakta, vitrininde ‘Eski Eşya ve Mücevher Alınır’ yazan ahşap kapılı bir dükkandan içeri girdim. İçerisi ıhlamur ve tütün kokuyordu. Tezgahta, başında kasketiyle 60’lı yaşlarında Hikmet Usta oturuyordu.
Kutuyu titreyen ellerimle uzattım. ‘Ustam… Bunları satmam lazım. Çocuğum hasta, bankaya borcum var, evime haciz gelecek,’ diyebildim zorlukla. Hikmet Usta, şefkatli bir tebessümle kutuyu aldı. Büyütecini taktı ve tepe lambasını yakarak küpeleri incelemeye başladı. O sırada sadece radyoda çalan Neşet Ertaş bozlağı duyuluyordu. Hikmet Usta, küpenin iç kısmına yakından baktı.
O an zaman durdu.
Hikmet Usta’nın nefesi boğazında düğümlendi. Büyüteç elinden masaya çarparak düştü. Yüzü kireç gibi olmuştu, gözleri dehşetle açılmıştı. Gözlerini küpelerden alamadan, ‘Kızım… Bu küpeler… Bunları nereden buldun?’ diye sordu sesi titreyerek. Korkuyla yutkundum, ‘Babaannem Gönül’ün yadigarıdır amca, helal maldır,’ dedim. Hikmet Usta’nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Tezgahın altındaki kasayı telaşla açtı, içinden yıpranmış deri bir cüzdan ve siyah beyaz bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta, babaannem Gönül ve Hikmet Usta’nın babası yan yana duruyordu.
Bana döndü ve o vurucu cümleyi kurdu: ‘Çünkü… Çünkü birileri yıllardır bu kapıdan içeri girmeni bekliyordu, kızım…’
Gözyaşlarımı silip ne demek istediğini sordum. Hikmet Usta derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: ‘Yıl 1970’ler… Babam, Samanpazarı’nın en dürüst kuyumcusuydu ama bir iftira yüzünden büyük bir tefeci çetesine borçlandırıldı. Dükkanı, evimizi, her şeyimizi elimizden alacaklardı. Hatta babamın canını bile… O dönem mahallemizin en sevilen hemşiresi olan babaannen Gönül, babamın bu durumuna dayanamadı. Kendi çeyizinden ve ailesinden kalan tek mirası olan bu paha biçilemez 18 ayar Osmanlı antika küpelerini babama getirdi. Babam onları teminat göstererek borcunu kapattı, hayatımızı kurtardı.’
Hikmet Usta gözyaşlarını koluyla silerek devam etti: ‘Babam işlerini düzelttikten sonra o küpeleri geri almak için her yeri aradı ama Gönül hemşire mahalleyi taşımış, izini kaybettirmişti. Babam, o küpelerin değerinin yüz katını bir banka hesabında bloke etti. Ölmeden önce de bana, ‘Eğer bir gün Gönül veya onun soyundan biri o küpelerle kapıdan girerse, bu dükkanın yarısı ve o hesaptaki tüm para onlarındır. O bizim hayat borcumuzdur’ dedi. Ben 30 yıldır, her sabah dükkanı açarken o vefa borcunu ödemek için senin gelmeni bekledim kızım.’
Duyduklarım karşısında dizlerimin üzerine çöktüm ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Mert’in kalp ameliyatı, bankaların bitmek bilmeyen tacizleri, Mamak’taki o soğuk ev… Hepsi bir anda geride kalmıştı. Babaannem, o temiz kalbiyle sadece bir kuyumcunun hayatını değil, yıllar sonra kendi torununun da hayatını kurtarmıştı. Hikmet Usta, o gün bankadaki borcumu tek kalemde kapattı ve Mert’in ameliyatını en iyi özel hastanede yaptırdı. Samanpazarı’ndan o gün çıkarken, babaannemin o altın gözyaşları, gerçekten de benim ve çocuklarımın gözyaşlarını sonsuza dek silmişti.
Kartal Adliyesi’nde İlahi Adalet: İhanetin Bedeli Milyonluk Bir Enkaz Oldu
Tarih: 13.04.2026 13:52

Kartal Anadolu Adliyesi’nin devasa betonarme yapısı, dondurucu bir İstanbul lodosu altında adeta ürkütücü bir gölge gibi dikiliyordu. Elif, taksiden inerken sekiz aylık karnını korumak içgüdüsüyle ellerini kabanının önünde kavuşturdu. Rüzgar, saçlarını yüzüne savururken içindeki fırtına çok daha büyüktü. Yanında kız kardeşi Ceyda vardı. Ceyda öfkeden deliye dönmüş durumdaydı. ‘Abla, hala inanamıyorum. O evi, o arabayı nasıl bırakırsın o pisliğe? Sen hamilesin, bu çocuğun hakkı var o mallarda!’ diye söyleniyordu. Elif, kardeşinin koluna girdi, yüzünde garip, huzurlu bir tebessüm vardı. ‘Ceyda, bazen en büyük kazanç, kaybetmiş gibi görünmektir. Sadece bekle ve izle.’ Elif, idealist bir edebiyat öğretmeniydi. Tarık ise son yıllarda lüks mimari projelerle adını duyuran, paranın gücüyle gözü kör olmuş bir mimar. Tarık’ın hayatına, yeni projelerinin iç mimarı olan Cansu’nun girmesiyle her şey altüst olmuştu. Cansu, genç, hırslı ve Elif’in deyimiyle ‘vitrin’ bir kadındı. Tarık’ın gözü Elif’i, evliliklerini ve hatta yolda olan bebeklerini bile görmez olmuştu. Boşanma davası için anlaşmaya vardıklarında Tarık, Elif’e sadece öğretmen maaşıyla geçinebileceği ufak bir nafaka ve babasından kalan küçük bir yazlık teklif etmiş, evlilikleri boyunca aldıkları lüks araçları ve Beykoz’daki milyonluk villayı kendisine istemişti. Elif ise tek kelime etmeden kabul etmişti. Adliyenin ağır kapılarından içeri girdiklerinde, 2. Aile Mahkemesi’nin önünde Tarık ve Cansu’yu gördüler. Tarık, pahalı bir kaşmir palto giymiş, etrafa adeta meydan okuyan bir özgüvenle bakıyordu. Cansu ise sabahın bu saatinde abartılı bir makyaj, kürk detaylı bir ceket ve Elif’in bir yıllık öğretmen maaşına denk gelen, en az 60.000 TL değerinde olduğu her halinden belli olan bordo bir tasarım elbiseyle oradaydı. Cansu, Elif’i görünce küçümseyici bir bakış attı. ‘Nasılsın Elif? Bu süreç seni fazla yıpratmamıştır umarım. Malum, bebeğin sağlığı her şeyden önemli. Tarık’ın iş yükü ve benim vizyonum birleşince, o evde artık sana yer kalmamıştı zaten,’ diyerek zehrini akıttı. Elif, Cansu’nun gözlerinin içine bakıp, ‘Hiç merak etme Cansu. O ev, tam da senin vizyonuna layık bir yer. Umarım içinde çok mutlu olursunuz,’ dedi. Tarık araya girerek, ‘Uzatmayalım, imzalarımızı atıp işimize bakalım. Öğleden sonra Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde nikahımız var. Cansu’yu daha fazla bekletmek istemiyorum,’ dedi. Hakim karşısında süreç hızlı işledi. Hakim bile Elif’in bu kadar kolay vazgeçmesine anlam verememiş, ona acıyarak bakmıştı. İmzalar atıldı, evlilik bitti. Öğleden sonra, Kadıköy Evlendirme Dairesi’nin deniz manzaralı salonunda Tarık ve Cansu, şampanyalar eşliğinde nikah memurunun karşısına geçtiler. ‘Evet’ler havada uçuştu, alkışlar koptu. Tam o sırada salonun kapısı açıldı ve Elif, yüzündeki o sarsılmaz gülümsemeyle içeri girdi. Elinde resmi mühürlü bir dosya vardı. Yavaşça gelin ve damadın masasına yaklaştı. ‘Sizi tebrik etmeye geldim,’ dedi Elif, dosyayı masaya bırakırken. ‘Ve Tarık, sana bir devir teslim tutanağı getirdim.’ Tarık dosyayı açtığında yüzündeki gülümseme dondu. Kağıtları okudukça rengi kül gibi oldu. Elif’in ona seve seve bıraktığı Beykoz’daki milyonluk villa, aslında sit alanı üzerine kaçak inşa edilmişti. Elif, boşanmadan haftalar önce Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan gelen yıkım kararını gizlice teslim almış ve sümen altı etmişti. Dosyadaki belgelere göre, villanın sadece yıkım kararı yoktu; aynı zamanda arazinin gerçek sahipleri olan mirasçılar, inşaatı yapan Tarık’ın şirketine tam 150 milyon TL’lik devasa bir tazminat ve dolandırıcılık davası açmıştı. Elif devam etti: ‘O çok sevdiğiniz, uğruna yuvamı yıktığınız o villa yarın sabah dozerlerle yıkılacak Tarık. Ve mahkeme kararına göre, o evin yasal sahibi sen olduğun için, 150 milyonluk ceza, enkaz kaldırma bedelleri ve dolandırıcılık suçlamaları tamamen senin şahsına ait. Şirketine haciz kararı bu sabah çıktı.’ Cansu panikle dosyaya uzandı, okudukları karşısında nefesi kesildi. ‘Sen… Sen ne yaptın?’ diye kekeledi Cansu. Elif, Cansu’nun o pahalı bordo elbisesine bakarak, ‘Vizyoner kocanla yeni hayatına hoş geldin Cansu. Artık o pahalı elbiselerini haciz memurları geldiğinde giyersin. Benim ise babamdan kalan temiz birikimim ve huzurla büyüteceğim bir bebeğim var,’ dedi. Elif, ikisini de o yıkımın ortasında bırakıp, Kadıköy’ün iyot kokulu, serin havasına doğru yürürken, özgürlüğün tadını çıkarıyordu.