Eski evi alırken eşim Selin ile tek hayalimiz, şehirden uzak, huzurlu bir hayat kurmaktı. Çatlayan boyalar, gıcırdayan zeminler umurumuzda değildi; burayı kendi ellerimizle sıcak bir yuvaya dönüştürecektik. Ancak salonun çökmeye yüz tutmuş tavanı acil müdahale gerektiriyordu. Yağmur sızıntısı sandığımız o şişkinlik tehlikeli bir hal almıştı. Bir pazar sabahı, elime levyeyi alıp o çürümüş alçıpanı zorlayarak kırdığımda, üzerime dökülen sadece yılların tozu ve örümcek ağları olmadı; geçmişin kapkara sırrı da o delikten hayatımıza sızdı.
Tavanın üstünde, çatı katı ile salon arasında mimari planda asla görünmeyen devasa bir boşluk vardı. Feneri yakıp o deliğe tuttuğumda, toz zerreciklerinin dans ettiği ışık huzmesi dar bir tüneli, ardından da ağır, demir bir kapıyı aydınlattı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Selin'e dönüp, "Burada gizli bir bölme var," dediğimde sesimdeki titremeyi gizleyemedim. Evin eski planlarında böyle bir yer kesinlikle yoktu. Merakımız, korkumuza galip geldi. Merdiveni kurup yavaşça yukarı tırmandık. Demir kapı kilitli değildi, ancak menteşeleri yılların pasıyla öyle bir bütünleşmişti ki, açarken çıkardığı tiz gıcırtı tüylerimizi diken diken etti.
İçerisi dondurucu derecede soğuktu ve burnumuza yoğun, paslı bir metal kokusuyla karışık ağır bir küf kokusu çarptı. Odanın ortasında eski, ceviz ağacından devasa bir çalışma masası, etrafında ise tavana kadar uzanan metal kilitli dosya dolapları duruyordu. Burası bir evin çatı arası değil, adeta hastalıklı bir zihnin komuta merkeziydi. Masanın üzerindeki kalın toz tabakası, buraya uzun süredir kimsenin girmediğini kanıtlıyordu. Ancak asıl tüyler ürpertici olan, sol duvardaki devasa mantar panoydu. Fenerin ışığını panoya çevirdiğimizde dehşetle donakalmıştık devamı icin sonrki syfaya gecinz...