Panonun üzerinde yaşadığımız kasabanın el çizimi, devasa ve son derece detaylı bir haritası asılıydı. Haritanın çeşitli noktalarına kırmızı raptiyeler batırılmış, raptiyeler arasında siyah iplerle karmaşık bir örümcek ağı yaratılmıştı. Ancak bizi asıl irkilten, iplerin uçlarında asılı duran fotoğraflardı. Kasabada yaşayan, tanıdığımız, fırında selamlaştığımız insanların gizlice çekilmiş fotoğrafları... Bazılarının üzerinde kırmızı, kalın bir kalemle çarpı işareti atılmıştı. Selin, titreyen elleriyle çekmecelerden birini açtı ve içindeki siyah deri kaplı defterleri karıştırmaya başladı. Sayfalar, sadece bu evde değil, kasabadaki birçok evde olan bitenin saat saat kaydedildiği notlarla doluydu. "Salı, 18:45 - Mutfak camından izlendi. Perşembe, 23:10 - Arka kapının kilidi zayıf, değiştirilmemiş." Biri, tüm kasabayı yıllarca gölgelerin içinden izlemişti.
Ancak bizi asıl polise gitmeye zorlayan şey bu karanlık röntgencilik bulguları olmadı.
Odanın en karanlık köşesinde duran, üzerinde ağır bir asma kilit bulunan askeri yeşil bir sandık gözüme çarptı. İçgüdüsel bir dürtüyle masadan bulduğum ağır bir demir parçasını alıp kilide var gücümle vurmaya başladım. Üçüncü vuruşumda kilit tok bir sesle kırılarak yere düştü. Kapağı yavaşça kaldırdığımda içeriden yayılan koku midemi bulandırdı. Sandığın içi, küçük, şeffaf kilitli poşetlerle doluydu. Her bir poşetin içinde sıradan ama ürpertici eşyalar vardı: Kurumuş kan lekeleri olan bir çocuk tokası, camı kırık bir kol saati, yıpranmış ehliyetler, gümüş bir madalyon...
Madalyonu elime aldığımda kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atmaya başladı. Bu kolyeyi tanıyordum. On beş yıl önce kasabada kaybolan ve bir daha asla haber alınamayan lise öğrencisi Elif'e aitti. Kayıp ilanları yıllarca sokak direklerinde solmuş, o madalyon gazetelerde defalarca basılmıştı. Diğer poşetlerdeki kimliklere hızla göz attık. Son yirmi yılda çevre kasabalarda ve burada sırra kadem basan, izine rastlanamayan sekiz farklı kişinin kimliği o sandığın içindeydi. Altında ise, kurbanların son anlarına dair daktiloyla yazılmış, insanın kanını donduran detaylar içeren günlük tarzı itiraf notları istiflenmişti. Biz sadece saplantılı bir takipçinin değil, yıllarca yakalanmamış bir seri katilin inine girmiştik.
Selin'le göz göze geldik. Yüzündeki bütün kan çekilmiş, dudakları bembeyaz olmuştu. "Hemen buradan çıkıyoruz," dedim fısıltıyla, sanki o adam hala gölgelerin arasındaymış gibi korkarak. "Hiçbir şeye dokunma." Evden nasıl kaçtığımızı ve titreyen parmaklarla polisi nasıl aradığımızı hatırlamıyorum bile. Sadece yarım saat içinde sessiz sokağımız, polis çakarlarının kırmızı-mavi ışıklarıyla aydınlandı. Olay yeri inceleme ekipleri, sivil dedektifler, sarı şeritler... Hayalimizdeki sıcak yuva, bir anda ülkenin en kanlı sırlarından birinin merkez üssüne dönüşmüştü.
Evi satın aldığımız eski sahibi, mahallelinin "kendi halinde, sessiz ve kibar bir adam" olarak tanımladığı seksen yaşlarındaki Necmi amcaydı. Altı ay önce uykusunda öldüğü için ev mirasa düşmüş, biz de banka aracılığıyla satın almıştık. O "sessiz ve kibar adam", o sevimli maskesinin ardında yıllarca bir canavar saklamış, evinin tavan arasında gerçek bir cehennem inşa etmişti.
Haftalar süren detaylı incelemeler sonucunda, haritadaki kırmızı işaretli noktaların kasabanın etrafındaki eski su kuyuları ve terk edilmiş maden şaftları olduğu ortaya çıktı. Kayıpların bedenleri nihayet oralarda bulundu. Onlarca aile, yıllardır bekledikleri o acı da olsa kesin gerçeğe kavuştu ve yıllar sonra nihayet yaslarını tutabildiler.
Biz o eve bir daha asla adım atmadık. Sözleşme iptal edildi, ev ise karanlık geçmişinden arınması için ilerleyen yıllarda yıkılıp dümdüz edildi. Bazen hayatta başımıza gelen tesadüfler, sadece kendi yolumuzu çizmek için değil, başkalarının yarım kalmış, karanlıkta kaybolmuş hikayelerini aydınlatmak içindir. O gün sadece gizli bir oda bulmadık; adalet arayan kayıp ruhların sessiz çığlığını gün yüzüne çıkardık.