Kocamın değiştiğini ilk fark ettiğimde buna bir isim koyamamıştım. Ahmet aynı Ahmet’ti; işe gidiyor, akşam eve geliyor, sofrada oturup benimle konuşuyordu. Ama içimde bir yerde, ince bir çatlak oluşmuştu. Görünürde hiçbir sorun yoktu. Sadece… o değildi.
Hiç içmediği halde şekerli kahve içmeye başlamasıyla başladı her şey. Yıllardır sade Türk kahvesi içerdi; şekerli kahveyle dalga geçerdi hatta. “Çocuk içeceği gibi,” derdi. Bir sabah mutfakta onu iki şekerli kahve karıştırırken gördüm.
“Canım tatlı çekti,” dedi gülümseyerek.
Gülümsüyordu ama o gülümseme yerini bilmiyordu. Sanki yüzüne sonradan yerleştirilmiş gibiydi.
Sonra çorapla uyumaya başladı. Hayatım boyunca ayaklarının açıkta kalmasını isterdi; “Özgürlük,” derdi. Şimdi yatağa çorapla giriyordu. Akşamları Süper Lig maçlarını izlemeye başladı. Oysa futbolu sıkıcı bulurdu. En tuhafı da, sağlak olmasına rağmen birdenbire sol eliyle yazmaya başlamasıydı.
Bir akşam masada not alırken kalemi sol elinde, son derece doğal bir şekilde hareket ettirdiğini gördüm.
“Ne yapıyorsun?” dedim.
“Kendimi kısıtlamaktan sıkıldım. Küçükken sol elimle yazardım zaten,” diye cevap verdi, hiç tereddüt etmeden.
O anda içimde bir ürperti yükseldi. Yalan söylediğini hissettim. Ama bunu kanıtlayacak hiçbir şeyim yoktu. Bazı günler eski Ahmet geri dönüyordu; kahkahası, bakışı, bana dokunuşu… Ama bazı günler karşımda, Ahmet’i çok iyi taklit eden bir yabancı vardı.
O gece her şey koptu.
Yatağa girdiğimizde battaniyede koyu, mürekkep gibi bir leke fark ettim. Elimi uzatıp dokundum; ıslaktı.
“Bu ne?” diye sordum.
Bir anda gerildi. Battaniyeyi hızla çekti.
“Hayatım, sen yatakta kal. Ben hallederim,” dedi aceleyle.
Ama geç kalmıştı. Leke pijamasının arkasına da bulaşmıştı. Ayağa kalktı. Sırtını gördüğüm an kalbim duracak gibi oldu.
Ahmet’in sırtında omuzdan bele inen büyük bir ejderha dövmesi vardı. Yıllardır oradaydı. Onu ilk tanıdığım günden beri.
Ama bu adamın sırtında o dövme yoktu.
Onun yerine, silinmeye başlamış, geçici bir transfer dövme vardı. Mürekkep akmış, kumaşa bulaşmıştı.
Nefes alamadım. Telefonumu kaptım ve 112’yi aradım.
“SEN KİMSİN? AHMET NEREDE?!” diye bağırdım.
Bana doğru koştu. Yüzünde tehdit değil, korku vardı.
“Lütfen arama! Açıklayacağım,” dedi. “Bu onun fikriydi.”
“Elini kaldırma!” dedim titreyerek. “Ahmet nerede?”
Gözleri doldu. “Yaşıyor. Ama burada değil.”
“Ne demek burada değil?”
Derin bir nefes aldı. “Ahmet’in bir ikizi var.”
Dünya başıma yıkıldı.
“Yalan,” dedim. “Ailesini tanıyorum. Böyle bir şey yok.”
“Kimse bilmiyor,” dedi. “Doğduklarında ayrılmışlar. Ahmet beni altı ay önce buldu.”
Başım dönüyordu ama dinlemeye devam ettim.
“Ahmet’in bazı borçları vardı,” dedi. “Yanlış insanlara. Seni karıştırmak istemedi. Bir süreliğine ortadan kaybolması gerekiyordu. Yerine geçmemi istedi.”
“Bu saçmalık!” diye bağırdım.
“Beni sana benzetmek için her şeyi planladı. Dövme, alışkanlıklar, yazı… Ama sen sandığından daha dikkatli çıktın.”
O an bir şey fark ettim. “Sen solaksın.”
Gözlerini kapadı. “Evet.”
Ahmet sağlaktı. Ama son günlerde sol eliyle yazıyordu. Çünkü o değildi.
“Ahmet nerede?” dedim yeniden devamı icin sonrki syfaya gecinz...