Tavan arasında bulduğum o mektup her şeyi yeniden başlattı.
Aslında hikâye otuz sekiz yıl önce bitmişti. Ya da ben öyle sanmıştım.
Üniversitenin son yılında tanımıştım Süreyya’yı. Edebiyat fakültesinin merdivenlerinde, elinde kalın bir romanla otururdu hep. Saçlarını kulağının arkasına atarken gözleri kısılırdı; konuşurken dünyayı ikna etmeye çalışan bir hâli vardı. Ona ilk kahve ısmarladığım günü dün gibi hatırlıyorum. “Bir gün birlikte yaşlanacağız,” demiştim şakayla karışık. O da gülüp, “O zaman bana hep kitap okuyacaksın,” diye cevap vermişti.
Gençliğin verdiği o sorgusuz inançla, her şey mümkün geliyordu.
Sonra hayat araya girdi.
Mezuniyet yaklaştıkça iş başvuruları, askerlik, aile baskıları, başka şehirlerde açılan kapılar… Süreyya Ankara’da kalmak istiyordu. Ben İstanbul’da bir iş teklifi almıştım. “Bir yolunu buluruz,” demiştik. Ama gençken verilen sözlerin altı çoğu zaman doldurulamıyor. Bir tartışma, ardından birkaç kırgın mesaj, sonra da uzun bir sessizlik…
En son ondan bir mektup bekliyordum. Gelmedi.
Ya da ben öyle sandım.
Zaman geçti. Ben evlendim. O da evlenmiş diye duydum. Hayatımızı kurduk. Çocuklar büyüdü, kredi taksitleri ödendi, hastane koridorları, bayram sofraları, terfiler, kayıplar… Her şey yerli yerindeydi ama bir şey hep eksikti. Özellikle yılbaşı akşamları… Ev sessizleştiğinde, ışıklar söndüğünde, aklıma hep o gelirdi.
“Mutlu mu?” diye sorardım kendi kendime.
Geçen yıl, yılbaşı süslerini aramak için tavan arasına çıktığımda o zarfı buldum. Solmuş, sararmış bir zarf. Üzerinde adım… ve Süreyya’nın el yazısı.
O an zaman geriye aktı.
Mektup Aralık 1991 tarihliydi. Hiç açılmamıştı. Elleri titreyen bir adam gibi zarfı yırtmadan dikkatle açtım. İlk satırda kalbim hızlandı. Son satırda ise dünya durdu:
“Buna cevap vermezsen, istediğin hayatı seçtiğini varsayacağım ve beklemeyi bırakacağım.”
Demek yazmıştı. Demek beklemişti.
Demek ben susmamıştım; susturulmuştum.
O an içimde otuz sekiz yıllık bir boşluk yankılandı. Eğer o mektup bana zamanında ulaşsaydı… Hayatım başka olur muydu? Yoksa yine yollarımız ayrılır mıydı? Bu soruların cevabı yoktu. Ama ilk kez, yıllardır bastırdığım bir dürtüye teslim oldum.
Adını arama çubuğuna yazdım: “Süreyya Aydın.”
Karşıma çıkan ilk sonuç bir haber sitesiydi.
Başlığı gördüğümde nefesim kesildi.
“Edebiyat öğretmeni Süreyya Aydın’dan anlamlı proje…”
Haberi açtım. Fotoğraf ekranda belirdi.
Saçları kırlaşmıştı. Gözlerinin kenarında ince çizgiler vardı. Ama o bakış… aynıydı. O dünyayı ikna etmeye çalışan bakış.
Haberi okumaya başladım. Yıllarca Anadolu’nun farklı şehirlerinde öğretmenlik yapmış. Maddi durumu yetersiz öğrenciler için kütüphaneler kurmuş. Emekliliğine az kalmış. Röportajın sonunda bir soru vardı:
“Gençliğinizden kalan bir pişmanlığınız var mı?”
Cevabı kısa ama derindi:
“Bazı mektuplar yerine ulaşmaz. İnsan bazen cevapsız kaldığını sanır. Oysa cevap hiç gelmemiştir.”
Ekrana bakarken kalbim göğsümü yumrukluyordu. Bu bir tesadüf olamazdı.
Haberde bir iletişim adresi vardı. Okulun e-posta adresi.
Saat gece yarısını geçmişti. Yılbaşına dakikalar kalmıştı. Ev sessizdi. Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu. Yazmalı mıydım? Otuz sekiz yıl sonra?
Ya hayatını altüst edersem? Ya benimki zaten altüstse?
Kısa bir mesaj yazdım:
“Merhaba Süreyya. Bu mesaj sana ulaşır mı bilmiyorum. Ama 1991 tarihli mektubunu bugün okudum. Otuz sekiz yıl geç kaldım. Eğer hâlâ konuşmak istersen… buradayım.”
Göndere bastım.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi devamı icin sonrki syfaya gecinz...