Ertesi sabah telefonuma gelen bildirimle uyandım. Bilmediğim bir numara. Mesaj sadece iki cümleydi:
“Demek sonunda ulaştı. Ben de otuz sekiz yıldır bunu merak ediyordum.”
Elleri titreyen yine bendim.
Bir hafta sonra bir kafede buluştuk. Kapıdan içeri girdiğinde zaman yine büküldü. Yıllar yüzümüzde iz bırakmıştı ama aramızdaki o tanıdık sessizlik aynıydı. Göz göze geldik. Gülümsedi.
“Geç kaldın,” dedi hafifçe.
“Biliyorum,” dedim. “Ama mektubu yeni aldım.”
Uzun uzun konuştuk. Hayatlarımızı, evliliklerimizi, çocuklarımızı, kayıplarımızı… Meğer o da yıllarca cevap beklemiş. Sonra susmuş. Ama unutamamış.
“Peki şimdi?” diye sordum.
Pencereden dışarı baktı. Sokakta insanlar aceleyle yürüyordu.
“Şimdi,” dedi, “genç değiliz. Masal yazamayız. Ama gerçeği konuşabiliriz.”
Gerçek şuydu: İkimiz de boşanmıştık. Çocuklarımız büyümüştü. Hayat artık yarış değil, yürüyüştü.
Haftalar ayları kovaladı. Birlikte yürüyüşler yaptık. Eski defterleri kapatmadık; içindekileri anlayarak yeni bir sayfa açtık. Geçmişi değiştiremezdik ama bugünü seçebilirdik.
Bir akşam, yine yılbaşı ışıkları yanarken, balkonumda çay içerken bana döndü:
“Hatırlıyor musun?” dedi. “Bir gün birlikte yaşlanacağız demiştin.”
Gülümsedim.
“Geç de olsa sözümü tutuyorum,” dedim.
O an anladım ki hayat bazen bizi ayırır, savurur, susturur. Ama bazı duygular zamanın içinde kaybolmaz; sadece bekler.
Otuz sekiz yıl gecikmiş bir mektup, iki insanın kaderini yeniden yazamaz belki.
Ama onlara ikinci bir başlangıç verebilir.
Ve bazen, insanın ihtiyacı olan tek şey budur.