Ben 44 yaşındayım, annem 75. Üç yıl önce yaya geçidinde bir sürücünün çarpmasıyla hayatı ikiye bölündü: “önce” ve “sonra.” O günden beri yürüyemiyor. Asıl zor olan ise tekerlekli sandalyeden çok, insanların bakışlarıydı. “Yol açmak zorunda kalmak” onu içeriden kemiriyordu; sanki varlığı bile birilerine yükmüş gibi.
Aylar sonra, geçen hafta ilk kez benimle yeniden markete gitmeyi kabul etti. Ona küçük bir hedef koymuştum: en sevdiği cevizli turtayı birlikte yapacaktık. Un, elma, ceviz… Kazadan önce hiç birlikte yapmadığımız ama nedense artık anlamı büyüyen bir şey. O turta, annemin “ben hâlâ buradayım” deyişi olacaktı.
Alışveriş bittiğinde kasaya doğru ilerlerken annemin nefesi sıklaşıyordu. Elleri kolçaklarda titriyor, çenesini sıktıkça yüzündeki çizgiler derinleşiyordu. Kasaya vardığımızda sıraya girdik. Annem başını öne eğdi; kalabalık, ışıklar, bip sesleri… Hepsi onu kazanın o anına geri çağırıyordu. “Dayan,” dedim fısıltıyla, “az kaldı.”
Tam o sırada, topukların tıkırtısı yaklaştı. Kırklı yaşlarında, kendinden emin ve kibirli bir kadın… Üzerinde pahalı bir trençkot, kolunda marka çanta. Arabası ithal havyar, özel üretim dana eti ve binlerce liralık şampanyalarla dolu. Sanki market değil de özel davet salonu.
Bize bakmadan, alışveriş arabasını annemin tekerlekli sandalyesinin tam önüne sürdü. Öyle sert itti ki teker bir an yana kaydı. Annem irkildi; omuzları kasıldı. O an, annemin parmaklarının kolçakları daha da sıkmasını gördüm.
“Affedersiniz,” dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. “Sıra arkadan başlıyor. Biz bekliyorduk. Annem çok yoruldu.”
Kadın sandalye tarafına bir baktı, sonra dudaklarında küçümseyen bir gülümseme belirdi. “Bu akşam önemli bir davetim var,” dedi, pahalı saatine göz atarak. “Fazladan yer kaplayan insanların arkasında bekleyecek vaktim yok.”
Kasiyer genç kız donup kaldı. Sanki yanlış bir film sahnesinde kalmış gibiydi. Kadın ona dönüp sertçe, “Beni hemen geçirin,” dedi. “Yoksa işletme sahibini ararım.”
Annem elimi sıktı ve fısıldadı: “Boş ver.” Bu iki kelime, yılların yorgunluğuyla söylendi. Ama o an boşa vermek istemedim. Annemin yeniden cesaret bulması için bu markete gelmiştik; şimdi yeniden “geri çekil” demek, onu yeniden içine kapatacaktı.
Kadın ürünlerini banda dizmeye başladı. Havyar kutusu, et paketi, şampanya… Sanki her birini gururla sergiliyordu.
Derken kasiyer beklenmedik bir şey yaptı. Yavaşça tezgâhın altına uzandı, bana belli belirsiz göz kırptı. Parmakları bir düğmeye dokundu.
Hoparlörden hafif bir cızırtı yükseldi. Kadın gözlerini devirdi. “Pes artık,” diye homurdandı.
Sonra mağazanın her köşesini dolduran tok bir erkek sesi duyuldu:
“Sayın müşterilerimiz ve değerli personelimiz, lütfen 4 numaralı kasaya dikkat.”
Bizim kasaydı.
Kadının yüzü bir anda bembeyaz oldu. Çünkü o ses, sıradan bir anons sesi değildi. Sanki birinin sabrı taşmış, artık “yeter” demişti.
Anons devam etti:
“Kasamızda bir misafirimiz var. Tekerlekli sandalyedeki büyüğümüz, bugün marketimize uzun bir aradan sonra ilk kez geldi. Kendisi şu an sırada beklerken zorlanıyor. Mağaza kuralımız nettir: Engelli ve yaşlı müşterilerimizin işlemleri önceliklidir. Ayrıca… kimse kimseye ‘fazladan yer kaplıyor’ muamelesi yapamaz.”
Mağazada bir sessizlik oldu. Bip sesleri bile sanki kısılmıştı. İnsanlar başlarını çevirdi. Birkaç kişi telefonunu cebinden çıkarıp ne olup bittiğine bakmaya çalıştı. Kadın, önce kasiyere, sonra çevreye bakıp kendini toparlamaya çalıştı. “Ben… ben sadece acelem var,” diye geveledi. Ama sesi, az önceki keskinliğini kaybetmişti devamı icin sonrki syfaya gecinz...