Anonsun sahibi son cümleyi saklamamıştı:
“Bu davranış, mağazamızın kamera kayıtlarında açıkça görülmektedir. Güvenlik ekibimiz şu an 4 numaralı kasaya yönlendirildi. Lütfen herkes sakin kalsın.”
Kadın bir an dondu. O “gala” kurduğu dünya, bir saniyede market floresanlarının altında eridi. Kendisini toparlayıp, “Bu saçmalık! Ben…” diye bağırmaya yeltendi, ama o sırada iki güvenlik görevlisi yaklaştı. Arkalarından da takım elbiseli, orta yaşlı bir adam geldi. Mağaza müdürü olduğu belliydi; yüzünde öfke değil, ağır bir kararlılık vardı.
“Hanımefendi,” dedi sakin ama net bir tonla, “burada kimseye böyle davranamazsınız. Öncelik sırası belli. Ayrıca tekerlekli sandalyeyi iterek temas etmişsiniz. İsterseniz işleminizi başka kasada tamamlayabilirsiniz ama önce bu sırayı ve bu hanımefendiyi rahatsız ettiğiniz için özür dilemeniz gerekir.”
Kadın dudaklarını sıktı. Gururu, boğazında düğümlenmiş gibi. Etrafında onlarca göz… Bir an kaçıp gitmek istediği belliydi. Çantasını düzeltip “Özür dilerim,” diye neredeyse duyulmayacak bir ses çıkardı. Bu bir pişmanlık mıydı yoksa sadece mecburiyet mi, anlayamadım. Ama annem duydu.
Annemin elimi bıraktığını hissettim. Başını kaldırdı. Gözleri hâlâ yorgundu ama içinde kıpırdayan bir şey vardı: geri gelen bir güç. Kadına bakıp, “Evladım,” dedi, sesi titrek ama açık, “acele ediyorsan… önce insan olmayı öğren.”
O cümle marketin içinde yankılandı, anons gibi. Kadının yanakları kızardı. Güvenlik eşliğinde kasadan uzaklaştırıldı. Arabasıyla beraber başka bir yere yönlendirdiler; kimse arkasından bakmadı bile.
Kasiyer genç kız anneme döndü, gözleri dolmuştu. “Teyzeciğim, kusura bakmayın,” dedi. “Bu kasayı özellikle açık tuttuk. Müdürümüz… annesini yıllar önce kaybetmiş. Yaşlılara yapılan saygısızlığa hiç dayanamaz.”
Müdür, annemin önüne geldi. “Hoş geldiniz,” dedi. “Burada güvendesiniz. Lütfen acele etmeyin.”
Ben bir şey söyleyemedim. Boğazım düğümlendi. Annem ise ilk kez o gün, markete geldiğinden beri rahat bir nefes aldı. Kasiyer ürünleri tek tek geçirirken annem gözlerini kapatıp derin nefesler aldı; sanki kalabalığın uğultusu yerini daha sakin bir şeye bırakmıştı.
İşimiz bitince müdür yanımıza küçük bir paket bıraktı. “Bu da bizden,” dedi. “Turtanız için bir paket ceviz. Afiyet olsun.”
Arabayı dışarı iterken annem hafifçe gülümsedi. “Gördün mü,” dedi, “bazen yol açmak zorunda kalan ben olmuyorum.”
O akşam eve döndük. Mutfağa girip un torbasını tezgâha koyduk. Annem elmayı soyarken elleri yine titredi ama bu kez korkudan değil; sanki uzun zamandır kullanılmayan bir kas yeniden çalışmaya başlamış gibiydi. Fırın ısındı, ceviz kokusu eve yayıldı.
Turta piştiğinde annem ilk dilimi aldı. Bir çatal batırdı, sonra gözlerime baktı.
“Bugün… sadece alışveriş yapmadık,” dedi. “Bugün geri geldim.”
Ben de başımı salladım. Çünkü o gün markette duyduğumuz anons, aslında annemin içindeki sessiz cümleyi dışarı söylemişti: “Ben hâlâ buradayım. Ve bunu kimse elimden alamaz.”