
Şiddet dolu evliliğinden kaçıp bir uçağa bindi; yanındaki adamın sıradan bir yabancı değil, karanlık dünyada adı fısıltıyla anılan güçlü bir mafya lideri olduğunu bilmiyordu. Bu uçuş, tehlikeli ve beklenmedik bir karşılaşmanın başlangıcıydı.😲
İlayda kaçışını tam altı ay boyunca planlamıştı.
Altı ay boyunca rol yapmış, kimsenin görmeyeceği morluklarla gülümsemişti. Her kuruşu, her kalp atışını, her saniyeyi hayatta kalmak için saymıştı. Zaman hem düşmanı hem de tek müttefikiydi; cennet gibi görünen ama hapishane gibi hissettiren o dev malikanenin duvarlarına durmaksızın çarpıyordu.
Kocası Demir, dışarıdan bakıldığında kusursuzdu:
Milyarder, hayırsever, televizyonlara çıkan örnek bir iş insanı… Gülüşü güven verirdi, itibarı lekesizdi.
Ama kapalı kapılar ardında bir fırtınaydı.
İlk aylar bir masal gibiydi: ipek çarşaflar, pahalı şaraplar, fısıltıyla edilen özürler…
Sonra gerçek kendini göstermişti.
Ev bir kaleye dönüşmüştü ama bu kale bir kafesti.
Her özür bir darbeden sonra geliyordu.
Her “Seni seviyorum”, sevgi kılığında bir tehditti.
Soğuk bir Kasım sabahı, saat tam 04.15’te İlayda, hücresine dönüşen yataktan sessizce kalktı.
Vücudu önceki gecenin izlerini taşıyordu; morluklar, acının sessiz tanıklarıydı.
Ama kalbi… yıllar sonra ilk kez umutla atıyordu.
Sessizce hazırlandı.
Eski bir deri çantanın içine gizlenmiş nakit para.
Bir yemek kitabının arasına saklanmış pasaport.
Küçük bir sırt çantası.
Lüks yoktu.
Mücevher yoktu.
Sadece hayatta kalma arzusu vardı.
Merdivenlerden inerken salondaki büyük piyano onu izliyormuş gibi geldi; anıların ve hayaletlerin sessiz tanığı.
Kapıyı araladı ve geceye adım attı.
Yıllar sonra ilk kez özgürlüğün nasıl bir his olabileceğini düşündü.
Karanlık sokaklarda, ikinci el bir telefonla taksi çağırdı.
Şoför sorduğunda, hayatta kalanların öğrendiği ilk yalanı fısıldadı:
“Sadece bir arkadaşımı ziyaret ediyorum.”
Şafak sökerken havaalanındaydı.
Uçakların uğultusu göğsünde titreşiyordu.
732 numaralı uçuşun anonsu bir vaat gibiydi… ya da bir meydan okuma.
12A numaralı koltuğa oturduğunda yanına bir adam yerleşti.
Uzun boyluydu. Siyah giyinmişti.
Gözleri gece yarısı denizi kadar koyuydu; bağırmadan otorite kuran bir duruşu vardı.
Konuşmadı.
Bakmadı.
Sadece kabini taradı; sanki her şeyi, herkesi ve olasılıkları tartıyordu.
Uçak türbülansa girdi.
İlayda irkildi. Kazağı hafifçe kaydı ve omzundaki morluklar ortaya çıktı.
Adam o an konuştu.
“İyi misiniz?”
Sesi alçaktı. Sakindi. Garip bir şekilde güven vericiydi.
“İyiyim,” dedi İlayda refleksle.
Bir yalan.
Adam gözlerini kaçırmadı ama zorlamadı da. Hafifçe yer değiştirdi, ona alan tanıdı.
“İsterseniz dinlenebilirsiniz,” dedi. “Bazen iyi gelir.”
Dinlenmek…
Kelime ona yabancıydı.
Yıllardır gerçekten uyumamıştı.
Yavaşça, çekinerek ona yaslandı.
Adam kıpırdamadı.
Konuşmadı.
Ve İlayda, sanki bir ömür sonra ilk kez derin bir uykuya daldı.
Uyandığında güneş ışığı kabine doluyordu.
Adam sakince kitap okuyordu.
“Özür dilerim,” diye fısıldadı utanarak.
“Özür dilemenize gerek yok,” dedi adam.
Bir duraksadı.
“Ben Arda .”
“İlayda,” dedi tereddütle.
“Tanıştığımıza memnun oldum.”
Sıradan cümleleri bile olağanüstü hissettiren bir hali vardı.
Her bakışı ölçülüydü, her hareketi sakin ama etkileyiciydi.
Küçük şeyleri fark ediyordu.
Her şeyi fark ediyordu.
Bir süre sonra, sesi yine yumuşaktı:
“Birine doğru mu koşuyorsunuz…
yoksa birinden mi kaçıyorsunuz?”
İlayda donup kaldı.
Gerçek boğazını yaktı ama kelimelere dönüşmedi.
Arda ısrar etmedi.
Sadece sordu:
“İndiğinizde sizi bekleyen güvenli bir yer var mı?”
“İki gecelik bir otel ayarladım,” dedi sesi titreyerek.
“Ondan sonrası… bana ait.”
Arda başını salladı.
“Güzel,” dedi.
“Sabahlar her zaman bir başlangıçtır.”
Ama İlayda bilmiyordu…
Bu adamın adı bazı kapıları açarken, bazı hayatları sonsuza dek kapattığını.
Ve bu uçuşun, onun kaderini sandığından çok daha tehlikeli bir yola soktuğunu…
Uçak piste tekerleklerini değdirdiğinde, İlayda’nın kalbi göğsüne sığmıyordu.
Bu iniş, sadece bir şehre değil; bilinmeyen bir hayata, geri dönüşü olmayan bir yola inmekti.
Arda ayağa ilk kalkanlardan olmadı. Sanki acele etmiyordu. Sanki zaman, onun için başka türlü işliyordu. İlayda bunu fark ettiğinde, nedenini anlayamadığı bir ürperti ensesinden aşağı indi.
Terminal kalabalığına karıştıklarında, Arda’nın varlığı insanları fark ettirmeden ikiye ayırıyordu. Kimse ona çarpmıyor, kimse yolunu kesmiyor, bakışlar istemsizce geri çekiliyordu.
Bu, sonradan öğreneceği bir güçtü. Sessiz ama tartışılmaz.
Pasaport kontrolünden geçtikten sonra, Arda hafifçe durdu.
“Buradan sonrası sizin,” dedi.
Ses tonu hâlâ nazikti ama kelimelerin altında başka bir şey vardı. Bir uyarı mıydı, bir teklif mi… ayırt edemedi.
İlayda başını salladı.
“Yardımınız için teşekkür ederim.”
Arda bir an ona baktı. Gözleri, gördüklerini kolay kolay unutmayan insanların bakışıydı.
“Bazı insanlar yardımı hak eder,” dedi.
“Bazıları ise yardımdan sonra gerçeği öğrenir.”
Cümle, İlayda’nın zihnine mıh gibi çakıldı ama sormadı. Soruların bazen hayatta kalmayı zorlaştırdığını çok iyi öğrenmişti.
Otele vardığında gün ağarmıştı. Küçük, sade, sıradan bir oteldi. Tam da istediği gibi.
Odaya girer girmez kapıyı kilitledi, sırtını kapıya dayayıp yere çöktü.
Ağlamadı.
Sadece nefes aldı. Uzun, kesik kesik, gerçek nefesler.
İlk gününü perdeleri kapalı geçirdi devamı sonrki syfda...