
İkinci gün, aynaya bakabildi.
Üçüncü gün, morlukların sarıya dönmeye başladığını fark etti.
Ve tam dördüncü gün sabahı, telefon çaldı.
Bilinmeyen numara.
Kalbi hızlandı.
Açmadı.
Telefon tekrar çaldı.
Bir kez daha.
Titreyen parmaklarla açtı.
“İlayda Hanım,” dedi tanıdık bir ses.
Arda.
“Numaramı… nasıl—”
“Demir Vos’un özel şoförü bu sabah İstanbul Havalimanı’nda sorular sormaya başladı,” dedi sakinlikle.
“Sizce tesadüf mü?”
İlayda’nın içi buz kesti.
“Beni buldu mu?” diye fısıldadı.
“Henüz hayır,” dedi Arda.
“Ama bulacak.”
Sessizlik oldu.
Bu kez İlayda kaçmadı.
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
“Size bir seçenek sunuyorum,” dedi Arda.
“Ya tekrar görünmez olursunuz…
ya da bir daha asla saklanmak zorunda kalmazsınız.”
Bir saat sonra siyah camlı bir araç otelin önündeydi.
İlayda arabaya bindiğinde, geri dönüşün olmadığını biliyordu.
Arda’nın evi, malikâne kelimesinin bile yetersiz kaldığı bir yerdi. Ama Demir’in evinden farklıydı. Burada korku değil, düzen vardı.
Kontrol.
Sadakat.
Arda gerçeği saklamadı.
Karanlık dünyanın liderlerinden biriydi.
İnsanların adını yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği bir adam.
Ama Demir Vos’un bilmediği bir şey vardı: Arda Moray, yıllardır onun peşindeydi.
“Demir Vos, karanlık parayı aklayan temiz yüzlerden biri,” dedi Arda.
“Benim dünyamda böyle insanlar en tehlikelileridir.”
İlayda sustu.
Sonra ilk kez başını dik tuttu.
“Ben kanıtım,” dedi.
“Ben onun gerçek yüzüyüm.”
İşte o an, Arda’nın bakışı değişti.
Aylar süren bir süreç başladı.
Avukatlar.
Belgeler.
Ses kayıtları.
Gizli tanık ifadeleri.
İlayda her şeyi anlattı.
Darbeleri.
Tehditleri.
İmzalamaya zorlandığı belgeleri.
Her kelimeyle biraz daha özgürleşti.
Demir, yakalandığında hâlâ gülümsüyordu.
Kameralara el salladı.
Ama bu kez kapılar kapandığında, fırtına kimseyi kandıramadı.
Dava aylar sürdü.
Son duruşma günü, İlayda mahkeme salonundan çıktığında nefesi ilk kez bu kadar rahattı.
Demir Vos, her şeyini kaybetmişti.
Ve İlayda…
Kendini.
Arda onu binanın önünde bekliyordu.
“Artık bitti,” dedi.
İlayda başını salladı.
“Hayır,” dedi sakin bir gülümsemeyle.
“Artık başlıyor.”
Aylar sonra, deniz kenarında küçük bir kafede oturuyorlardı.
İlayda kahvesini yudumlarken güneşi izliyordu.
Artık korkmadan.
“Biliyor musun,” dedi Arda,
“Uçakta seni ilk gördüğümde, sadece kaçan bir kadın sandım.”
İlayda ona döndü.
“Peki şimdi?”
Arda hafifçe gülümsedi.
“Şimdi,” dedi,
“kendi hayatını geri alan bir kadın görüyorum.”
İlayda derin bir nefes aldı.
Sabahlar gerçekten bir başlangıçtı.
Ve bazı karşılaşmalar, insanı kurtarmak için değil…
kendini hatırlatmak için var olurdu.