Toplantı salonunun ağır, ceviz ağacından oyma kapıları ardımdan sertçe kapandığında, içerideki o gergin ve tedirgin uğultu bir anda bıçak gibi kesildi. Büyük, yüksek tavanlı ve duvarları fabrikanın eski parlak günlerini yansıtan siyah beyaz fotoğraflarla dolu bu geniş salonda kırk kadar yönetici, şef ve ustabaşı, kaderlerini belirleyecek yeni patronlarını görmek için nefeslerini tutmuş bekliyordu. Üzerimdeki lacivert takım elbisemin omuzlarıma yüklediği ağırlıkla, kürsüye doğru yavaş ve kendinden emin adımlarla yürümeye başladım. Topuklu ayakkabılarımın soğuk mermer zeminde çıkardığı o tok, ritmik ses, salonda yankılanan tek sesti. En ön sırada, masanın hemen köşesinde, yılların ve hayatın yorgunluğunu omuzlarında taşıyan iki tanıdık yüz donup kalmış bir halde bana bakıyordu.
Biri, otuz yıl önce, ben daha üniversiteye gitmek için derme çatma valizimi toplarken, gözlerimin içine baka baka "Sen artık bize fazla gelirsin, biz kendi yağımızda kavrulalım, sen büyük hayallerinin peşinden git" diyerek beni kasaba otogarında yapayalnız bırakan, ardına bile bakmadan çekip giden eski nişanlım Ferhat’tı. Diğeri ise, onunla göz göze gelmekten bile korkan, gençliğimin en saf yıllarında sırlarımı paylaştığım, kardeşim bildiğim ama Ferhat ayrıldıktan sadece iki ay sonra onunla telli duvaklı evlenen en yakın arkadaşım Ayşe... Şimdi ikisi de, yılların getirdiği derin çizgilerle kaplı yüzlerinde beliren o muazzam şaşkınlık, korku ve utanç sarmalıyla baş başaydı. Salonda tam anlamıyla, insanın kanını donduran bir ölüm sessizliği hakimdi. Sadece klimaların hafif uğultusu ve ön sıradakilerin hızlanan nefes alışverişleri duyuluyordu. Bu anı yaşamak, yüzlerindeki o çaresiz kabullenişi görmek için tam otuz yıl beklemiştim.
Gözlerim onların üzerinde sadece birkaç saniye asılı kaldı ama o kısacık zaman diliminde zihnim, beni otuz yıl öncesinin o tozlu kasaba yollarına götürmeye yetti. Okuma sevdasıyla yanan, cebinde beş parası olmayan o gencecik Selma’nın göğüs kafesini parçalayan acı, ince bir sızı halinde kalbimi yokladı. Onların düğün davullarından çıkan sesler kasabanın dar sokaklarında yankılanırken, ben buz gibi, rutubet kokan bir öğrenci yurdunun köşesinde, incecik bir battaniyeye sarılıp sabahlara kadar ders çalışmıştım. Gözyaşlarımı kitap sayfalarına akıtırken kendime verdiğim o yemin, geçen otuz yıl boyunca beni ayakta tutan tek güç olmuştu. Tırnaklarımla kazıya kazıya, uykusuz geçirdiğim binlerce gecenin bedeli olarak kurduğum bu devasa tekstil imparatorluğu, şimdi onların yirmi yılı aşkın süredir sığındığı, hayatlarını kazandığı ve son yıllarda kötü yönetim yüzünden iflasın eşiğine gelen bu fabrikayı yutmuştu.
Kürsüye geçip önümdeki mikrofonu usulca düzelttim. Salondaki o kaskatı, boğucu sessizlik hala devam ediyordu. Göz ucuyla görebiliyordum; Ferhat’ın nasırlı elleri masanın üzerinde titriyor, Ayşe ise boynundaki ipek fuları çekiştirerek daralan nefesini açmaya çalışıyordu. "Günaydın," dedim, sesim olabildiğince pürüzsüz, soğukkanlı ve sakindi. "Bildiğiniz gibi şirketimiz bu fabrikayı ve tüm varlıklarını devraldı. Amacımız bu köklü tesisi kapatmak değil, aksine radikal değişikliklerle, teknolojik yatırımlarla üretimi iki katına çıkarmak."
Konuşmamı sürdürürken, önümdeki dosyaları açtım. Gözlerim şimdi kasıtlı ve keskin bir şekilde ikisinin üzerinde geziniyordu. Ferhat fabrikanın üretim müdürüydü, Ayşe ise lojistik ve paketleme şefi. Satın alma işlemi öncesi fabrikaya soktuğum bağımsız denetçilerin hazırladığı raporları dün gece sabaha kadar satır satır incelemiştim. İşler hiç de iyi gitmiyordu ve detaylar can sıkıcıydı. Fabrikanın bu içler acısı hale gelmesinin en büyük nedeni, ekonomik krizlerden ziyade, Ferhat'ın yeniliklere tamamen kapalı, çağ dışı kalmış vizyonsuz yönetimi ve Ayşe'nin departmanındaki organizasyonel çöküştü devamı icin sonrki syfaya gecinz...