Konuşmamın sonlarına doğru, salondaki havayı daha da ağırlaştıran o detaylara girmeye başladım. Ses tonumu biraz daha sertleştirerek, "Yeni dönemde eski, çürümüş alışkanlıklara asla yer yok," dedim. "Özellikle üretim bandındaki o korkunç verimsizliği, kalite kontroldeki ihmalkarlıkları ve fabrika içinde kurulan o küçük kayırmacı düzeni asla affetmeyeceğim." Gözlerimi doğrudan Ferhat'ın artık feri sönmüş, korku dolu gözlerine diktim. Artık karşımda beni ezen o kibirli kasaba delikanlısı yoktu; omuzları çökmüş, hayatın gerçekleriyle yüzleşen, sıradan, bitkin bir adam vardı. Dosyamdan çıkardığım kırmızı kapaklı raporu havaya kaldırıp herkesin duyabileceği o net sesle devam ettim: "Üretim Müdürü Ferhat Bey ve Lojistik Şefi Ayşe Hanım... Son beş yıla ait tüm üretim firesi ve stok kaybı raporlarınız masamda. Üzülerek söylüyorum ki, çağın gerisinde kalan üretim planlamalarınız, depolama sırasındaki ihmallerden doğan devasa zararlar ve bu fabrikayı adeta kişisel bir çiftlik gibi, liyakatsizce yönetmeniz, bu tesisin çöküşündeki en büyük etkendir."
Ferhat'ın esmer teni bir anda kağıt gibi bembeyaz oldu, kurumuş dudakları aralandı ama boğazından tek bir harf dahi dökülemedi. Ayşe ise başını öne eğmiş, gözyaşlarını tutmaya çalışarak adeta yerin dibine girmek istiyordu. İntikam peşinde koşan ergen bir kız çocuğu değildim artık; kanun dışı, zalimce veya kişisel hırslara dayalı hiçbir şey yapmayacaktım. Ben sadece bir iş kadını olarak adaletin ve liyakatin gereğini yapıyordum. "Yönetim kurulu kararıyla," dedim, sesimdeki o profesyonel ve tavizsiz buz gibi tonu hiç bozmadan, "fabrikamıza verdiğiniz telafisi zor zararlar göz önünde bulundurularak, ikinizin de görevine bugünden itibaren son verilmiştir. Hak ettiğiniz tazminatlarınız yasal çerçevede eksiksiz olarak hesaplarınıza yatırılacaktır. Lütfen gün bitmeden şahsi eşyalarınızı toplayıp insan kaynaklarına uğrayın ve ilişik kesme belgelerinizi imzalayın."
Salonda kelimenin tam anlamıyla derin bir şok dalgası yayıldı. Kimse kıpırdayamıyordu. İkisi de çivilenmiş gibi sandalyelerinde kalakaldı. O an içime dönüp onlara acıyıp acımadığımı sorguladım. Hayır, içimde zerre kadar acıma yoktu ama nefret de hissetmiyordum. Yıllar önce içimde alev alev yanan o yıkıcı öfke, yerini çoktan sakin, büyük ve ferah bir denize bırakmıştı. Toplantıyı bitirdiğimi belirten kısa bir veda cümlesi kurup dosyalarımı koltuğumun altına aldım. Kürsüden ağır adımlarla inip geniş kapıya doğru yönelirken tam yanlarından geçtim. Ferhat, son bir çırpınışla, titreyen ve kırık bir sesle, "Selma..." diye fısıldadı. Adımlarımı bir saniye bile durdurmadım, yüzüme sadece benim hissettiğim ince, zafer dolu bir tebessüm yerleşti. Ona dönüp bakmaya tenezzül bile etmeden, soğuk bir fısıltıyla "Benim adım sizin için Selma Hanım, Ferhat Bey," dedim usulca.
Ağır kapıdan dışarı adımımı attığımda, yüzüme çarpan sonbahar rüzgarı ve ciğerlerime dolan temiz hava hayatımda hiç olmadığı kadar tatlıydı. Fabrikanın bahçesinde beni bekleyen arabama doğru yürürken, en kusursuz ve en büyük intikamın, seni yok sayanlara inat muazzam bir şekilde var olmak ve onlara kendi hayatlarındaki o zavallı küçüklüklerini göstermek olduğunu iliklerime kadar hissettim. Ben artık onlara fazla gelmiyordum; onlar benim kurduğum bu devasa dünyanın çok, ama çok uzağında, hak ettikleri o küçük hayatlarında kalmaya mahkumlardı.