Oğlumu 19 yaşında bir trafik kazasında kaybettim. Beş yıl sonra, Çenesinde altında aynı doğum lekesi olan küçük bir çocuk sınıfıma girdi.
Oğlumu tek başıma büyüttüm. Babası daha o doğmadan çekip gitmişti. Doğumhanede o küçücük bedeni kucağıma aldığım an, dünyaya karşı yalnız olduğumu ama asla güçsüz olmadığımı hissetmiştim. Çünkü artık Can vardı. Hayatımın merkezi, nefes alma sebebim, en büyük gururum.
On dokuz yaşındayken gelen telefon hayatımı ikiye böldü.
Sarhoş bir sürücü. Taksi kazası. Yanlış yer, yanlış zaman.
“Acı çekmedi,” dediler.
Bu cümleye tutunmam beklendi. Tutunamadım.
Bir hafta sonra toprağa verdim onu. Mezarlıkta, taze kazılmış toprağın başında dururken dünyanın dönmeye devam etmesini haksızlık saydım. İnsanlar işe gidiyor, kahve içiyor, gülüyordu. Benim dünyam durmuşken onlarınki nasıl devam edebilirdi?
Beş yıl geçti.
Acı azalmadı, sadece şekil değiştirdi. Öğretmenliğe devam ettim. Anaokulunda çalışıyordum. Küçük eller, yüksek kahkahalar, kırılan pastel boyalar… Başkalarının çocuklarına sevgi vermek, kalbimdeki boşluğu tamamen doldurmasa da beni hayatta tutuyordu.
O sabah müdür sınıfın kapısını çaldı.
“Yeni öğrencimiz,” dedi gülümseyerek. “Adı Arda.”
Küçük bir çocuk utangaç adımlarla içeri girdi. Başını hafifçe eğmişti. Parmakları sırt çantasının askısına sıkıca kenetlenmişti.
Ve sonra gördüm.
çenesinde hemen altında küçük, hilal şeklinde bir doğum lekesi.
Dünyam bir anlığına sessizliğe gömüldü. Nefesim kesildi. Masamın kenarına tutundum.
Can’ın doğum lekesi.
Aynı yerde. Aynı şekilde.
Ama sadece o değildi.
Çocuklar şarkı söylerken Arda başını dinlerkenki gibi hafif yana eğdi. Bir şey sorulduğunda dudaklarının kenarında beliren o yarım, çekingen gülümseme… Kalbim göğsüme sığmadı.
Dersi nasıl bitirdiğimi hatırlamıyorum.
Çıkışta yanına çömeldim.
“Arda, seni okuldan kim alacak?” diye sordum.
“Annemle babam,” dedi neşeyle. “Bugün ikisi de gelecek.”
O gün mesaim bitmiş olmasına rağmen okulda kaldım.
Kapı açıldı.
“Anne!” diye bağırarak koştu Arda.
Döndüm.
Ve onu gördüm.
Beş yıldır görmediğim yüz.
Can’ın babası.
Saçlarına aklar düşmüştü ama oydu. Yanında bir kadın duruyordu. Arda’nın annesi olduğunu düşündüğüm kadın.
Yüzündeki kan çekildi.
“Sen…” dedi fısıltıyla.
Bacaklarımın titrediğini hissettim. “Bu çocuk kim?”
Kadın şaşkınlıkla eşine baktı. “Tanıyor musunuz?”
Adam yutkundu. “Eski… bir tanıdık.”
Tanıdık.
O an içimde yıllardır bastırdığım öfke kabardı.
“Arda kaç yaşında?” diye sordum, gözlerimi ondan ayırmadan.
“Beş,” dedi kadın.
Beş yıl.
Zaman hesaplaması zihnimde çarpıştı. Can’ın ölümünden aylar önce…
Gerçek tokat gibi çarptı.
“Bu çocuk…” Sesim çatladı. “Can öldüğünde hamile miydin?”
Kadın dondu. “Ne?”
Adam başını öne eğdi.
Sessizlik her şeyi anlattı devamı icin sonrki syfaya gecinz...