“Bana söylemedin,” dedim. “Onu kaybettiğimde… bana söylemedin.”
“Bilmiyordum,” dedi aceleyle. “O sırada bilmiyordum. Sonra öğrendim ama… senin hayatına tekrar girmeye hakkım yoktu.”
“Hakkın yoktu ama gerçeği saklama hakkın var mıydı?” Sesim titriyordu.
Kadın geri çekildi. “Ne oluyor? Biri bana açıklayacak mı?”
Adam gözlerini kapadı. “Arda… Can’ın kardeşi.”
Kadının yüzündeki ifade dağıldı. “Ne?”
Her şey bir anda ortaya döküldü. Yıllar önceki kısa bir geri dönüş. Söylenmeyenler. Kaçılan sorumluluk.
Arda ise hiçbir şeyden habersiz, annesinin elini tutmuş bize bakıyordu.
Gözlerim o küçük yüze kaydı. Aynı doğum lekesi. Aynı bakış.
Can’ın kanından bir parça daha.
İçimde tuhaf bir şey oldu. Öfke, acı, şaşkınlık… ama hepsinin altında başka bir duygu.
Bağ.
Kaybettiğimi sandığım soy bağı, bir şekilde karşıma yeniden çıkmıştı.
“Ben onun öğretmeniyim,” dedim sonunda, sesimi toparlayarak. “Ve bu çocuk hiçbir şeyden sorumlu değil.”
Kadın gözyaşlarını sildi. Adam sessizdi.
“Onun hayatında bir sorun istemiyorum,” diye devam ettim. “Ama gerçeği bilmek hakkımdı.”
Adam başını salladı. “Özür dilerim.”
Bu özür, kaybettiklerimi geri getirmeyecekti.
Ama Arda bana bakıp utangaçça gülümsediğinde kalbimde yıllardır kapalı olan bir kapı aralandı.
Can geri gelmeyecekti.
Hiçbir şey onu geri getiremezdi.
Ama hayat, en acı yerden bile yeni bir bağ filizlendirebiliyordu.
Arda el salladı. “Yarın görüşürüz öğretmenim!”
Gülümsedim.
“Yarın görüşürüz Arda.”
O an anladım: Kayıp, insanın içini sonsuza kadar boş bırakmıyordu. Bazen o boşluk, sevginin başka bir biçimde geri dönebilmesi için yer açıyordu.
Ve belki de hayat, devam etmemeli dediğim o gün bile, benim henüz görmediğim bir anlamı sessizce hazırlıyordu.