Eşimi son yolculuğuna uğurlamadan önce cenaze evinde onunla yalnız kalmama izin verdiklerinde, kırk iki yıllık evliliğimiz boyunca bildiğimi sandığım hayatın aslında ne kadar eksik olduğunu henüz bilmiyordum.
Adım Ayşe. Altmış yedi yaşındayım ve hayatımın kırk iki yılını Mehmet ile geçirdim. Onu tanıdığımı sanıyordum. Hangi yemeği sevdiğini, kahvesini nasıl içtiğini, gençliğinde dizini nasıl yaraladığını… hepsini.
Ama o gün, saçlarını son kez düzeltirken, daha önce hiç görmediğim bir şey fark ettim.
Saçları her zamankinden daha kısaydı. Parmaklarımı nazikçe saçlarının arasından geçirirken sağ kulağının hemen üstünde küçük, solmuş bir dövme gördüm.
İki sayı dizisi.
Ondalık noktalarla ayrılmış koordinatlar.
Kalbim garip bir şekilde sıkıştı. Mehmet’in hiç dövmesi olmamıştı. Kırk iki yıl boyunca bir kere bile.
Cenaze görevlisi odaya dönmeden önce hızlıca telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim.
O gece defin işleminden sonra evimize döndüğümde, komşuların getirdiği yemekler mutfakta diziliydi ama kimsenin iştahı yoktu. Herkes gidince ev sessizliğe gömüldü.
Uyuyamadım.
Telefonumu açıp koordinatları GPS’e girdim.
Harita kısa bir süre döndü ve ardından bir nokta gösterdi.
Evimizden yaklaşık yirmi üç dakika uzaklıkta bir depo alanı.
Bir süre ekrana baktım. Mehmet’in hayatında böyle bir yerden hiç bahsettiğini hatırlamıyordum.
Merak içimi kemirmeye başladı.
Gece boyunca evi aradım. Çekmeceler, dolaplar, ceket cepleri… hatta arabasının torpidosu bile.
Hiçbir şey bulamadım.
Saat gece ikiye yaklaşırken garaja girdim.
Mehmet buraya hep “benim atölyem” derdi. Küçük bir çalışma masası, birkaç eski alet ve raflar dolusu vida, çivi…
Masasının çekmecelerini karıştırırken bir tanesinin kilitli olduğunu fark ettim. Bunca yıldır oradaydı ama nedense hiç dikkat etmemiştim.
Bir süre düşündüm. Sonra tornavida ile zorladım.
Çekmece açıldığında içi neredeyse boştu.
Sadece arka kısma sıkıştırılmış eski bir zarf vardı.
Zarfı kaldırınca küçük bir gizli bölme fark ettim.
İçinde tek bir metal anahtar duruyordu.
İnceydi. Üzerinde numara vardı.
Ve onu elime aldığım anda bunun depo anahtarı olduğunu anladım.
O gece sabaha kadar uyumadım.
Ertesi sabah arabaya binip koordinatların gösterdiği yere gittim.
Burası şehir kenarında, yan yana dizilmiş yüzlerce metal kapılı depo ünitesinden oluşan bir yerdi.
Arabadan indiğimde kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Telefonuma tekrar baktım.
317 numaralı ünite.
Yavaşça yürüdüm. Metal kapılar güneş ışığında donuk bir şekilde parlıyordu.
317’nin önünde durdum.
Elimdeki anahtara baktım.
Sonra kilide.
Anahtarı yuvaya soktum.
Tık.
Sorunsuz döndü.
Derin bir nefes aldım ve kapıyı yukarı doğru kaldırdım.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
İçeriye baktığımda donup kaldım.
Depo ağzına kadar karton kutularla doluydu.
Her biri dikkatlice etiketlenmişti.
“2010 – Üniversite”
“2015 – Düğün”
“2020 – Bayram”
Kalbim hızla atmaya başladı.
Bir kutuyu açtım.
İçinden fotoğraflar çıktı devamı icin sonrki syfaya gecinz...