Ama fotoğraflar benim bilmediğim anlara aitti.
Bir genç adam mezuniyet kepi atıyordu.
Bir kadın gelinlik içinde gülümsüyordu.
Küçük bir çocuk doğum günü pastasının mumlarını üflüyordu.
Hepsi tanıdık ama bir o kadar yabancı yüzlerdi.
Sonra başka bir kutu açtım.
İçinde zarflar vardı.
Her zarfın üzerinde bir tarih yazıyordu.
Ve benim adım.
Ellerim titreyerek ilk zarfı açtım.
İçindeki mektup Mehmet’in el yazısıyla yazılmıştı.
“Sevgili Ayşe,
Eğer bunu okuyorsan artık yanında değilim demektir. Sana anlatamadığım bir hayatım vardı. Yıllar önce evlenmeden önce kısa bir ilişkim oldu ve bir oğlum dünyaya geldi. Onu büyürken uzaktan izledim. Sana gerçeği söylemeye cesaret edemedim çünkü seni kaybetmekten korktum.”
Boğazım düğümlendi.
Mektuba devam ettim.
“Bu depodaki her şey onların hayatından parçalar. Mezuniyetleri, düğünleri, doğum günleri… hepsini uzaktan izledim. Ama seni de aynı şekilde sevdim. Hayatım iki parçaya bölündü ve hiçbirine tam olarak dürüst olamadım.”
Gözlerim dolmuştu.
Son satırda ise şunu yazmıştı:
“Bu koordinatları dövme yaptırdım çünkü unutmak istemedim. Ve bir gün senin gerçeği öğrenmen gerektiğini düşündüm. Eğer onları görmek istersen, son kutuda adresleri var.”
Yavaşça depoya baktım.
Kırk iki yıllık evliliğimin içinde saklı kalan başka bir hayatın sessiz tanıklarıydı bunlar.
Son kutuya doğru yürüdüm.
İçinde bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafta Mehmet, genç bir adam ve küçük bir çocuk birlikte gülümsüyordu.
Arkasında tek bir cümle yazıyordu:
“Umarım bir gün hepiniz aynı masada oturabilirsiniz.”
O an anladım.
Mehmet hayatı boyunca iki hayatın arasında kalmıştı.
Ve şimdi geriye kalan tek şey, gerçeği kabul edip o yarım kalan hikâyeyi tamamlamaktı.