
Lisede bana zorbalık yapan adamla evlendim… çünkü değiştiğine yemin etmişti.
Ama düğün gecemizde, bana dönüp şunu söyledi:
“Sonunda… sana gerçeği söylemeye hazırım.”
Onu neredeyse yirmi yıldır görmemiştim.
Lisede, okula girmekten korkmamın sebebi oydu.
Öğle yemeklerini kütüphanede yememin sebebi oydu.
Mideme kramplar girerken bile gülümsemeyi öğrenmemin sebebi oydu.
Rıza sadece “kötü” biri değildi.
Sessizdi. Hesaplıydı.
Tek bir cümleyle insanı yerle bir eder, öğretmen yanından geçerken masum bir yüz takınırdı.
Bu yüzden 32 yaşımda, bir kahve dükkânında onu gördüğümde neredeyse arkamı dönüp çıkacaktım.
Ama adımı söyledi.
Hem de sanki hâlâ önemliymişim gibi.
Sonra… özür diledi.
Öylesine bir özür değil.
“Eğer incindiysem kusura bakma” türünden hiç değil.
Her şeyi kabul etti.
Bahane yoktu. Şaka yoktu.
Sesi bile titriyordu.
“Sana çok kötü davrandım,” dedi.
“Bunu yıllardır düşünüyorum. Telafi etmek istedim ama nasıl yapacağımı bilmiyordum.”
Hemen affetmedim.
Saf değilim.
Ama zamanla gerçekten farklı biri olduğunu gördüm.
Terapiye gitmişti.
Dört yıldır alkol almıyordu.
Gençlerle gönüllü çalışıyordu.
Hiçbir zaman kendini “iyi adam” gibi pazarlamıyordu.
Savunmalarım yavaş yavaş düştü.
Sonra görüşmeye başladık.
Evlilik teklif ettiğinde çok tereddüt ettim.
Ellerimi tuttu ve şöyle dedi:
“Seni hak etmiyorum.
Ama artık o çocuk değilim.
Yemin ederim değiştim.”
Ona inandım.
Düğünümüz küçük ve sakindi.
Aile, birkaç dost, sıcak ışıklar…
Yıllar sonra ilk kez umut hissettim.
Geçmişimin tüm hayatım olmak zorunda olmadığını düşündüm.
O gece eve geldiğimizde, yüzümü yıkamak için banyoya gittim.
Sakinleşmeye çalışıyordum.
Geri döndüğümde Rıza, hâlâ gömleğiyle yatağın kenarında oturuyordu.
Başını öne eğmişti.
Ellerini o kadar sıkı kenetlemişti ki parmak eklemleri bembeyazdı.
“Rıza?” dedim usulca.
“İyi misin?”
Başını kaldırdı.
Gergin değildi.
Sevgi dolu da değildi.
Daha karanlık bir şey vardı yüzünde.
Neredeyse… rahatlamış gibiydi.
Yutkundu ve fısıldadı:
“Sonunda… sana gerçeği söylemeye hazırım.”
Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
“Hangi gerçeği?” diye sordum.
Ve işte o an,
keşke hiç sormasaydım dediğim andı…
Rıza’nın dudakları titredi. Sanki yıllardır içinde taşıdığı bir taşı boğazından söküp çıkaracaktı.
“Bunu söylemezsem… bu evlilik bir yalan olur,” dedi. Sesi, evin içindeki sessizliği kesen ince bir bıçak gibiydi. “Ama söylersem… seni kaybedeceğimi biliyorum.”
Yatağın kenarında oturuyordu hâlâ. Odanın loş ışığında yüzünün bir yarısı aydınlıktı, diğer yarısı karanlığa gömülmüş. Sanki iki ayrı insan gibiydi.
“Rıza,” dedim, adını söylemek bile dilimi acıttı. “Ne anlatıyorsun? Ne gerçeği?”
Gözlerini gözlerime dikti. Eskiden o bakışların içine düşmemek için kafamı çevirirdim. Şimdi kıpırdayamıyordum.
“Lisede…” dedi yavaşça. “Sana yaptıklarım… sandığından daha fazlasıydı.”
Nefesim kesildi. O an, beynim her şeyi aynı anda hatırlamaya başladı: koridordaki kahkahalar, sırtıma çarpan omuzlar, dolabımın kapısına yapıştırılmış notlar, sınıfta herkesin içinde ismimin çarpıtılıp küçültülmesi…
“Ben zaten… her şeyi biliyorum,” dedim, sesim titreyerek.
Başını iki yana salladı. “Hayır. Sadece görünen kısmını biliyorsun.”
İçimde buz gibi bir şey yürüdü. “Devam et.”
Rıza ellerini açtı, avuç içleri terliydi. “O dönem… ben tek başıma değildim. Bir grup vardı. Ben… onların başı gibi görünüyordum ama… aslında…”
Sözünü yuttu. Sanki bir yerinde düğüm vardı, her kelimeyi zorla geçiriyordu.
“Aslında ne?” dedim. Sesim benim bile tanımadığım kadar sert çıktı.
“Bir şey yaptık,” dedi. “Ve kimse bilmedi. Sen de…”
Kalbim deli gibi çarpıyordu. “Rıza, açık konuş.”
Gözleri doldu. “Hatırlıyor musun? On birinci sınıfta, bir cuma günü… müdür yardımcısı seni çağırmıştı. Seni odasına alıp ‘bu okulda disiplin sorunu çıkarıyorsun’ gibi şeyler söylemişti. Sonra bir hafta boyunca herkes sana ‘hırsız’ demişti.”
Dilim damağıma yapıştı. O anı hatırlıyordum. O kadar net ki… sanki hala o odadaydım. Karşımda dosyalar, arkamda kapı, içimde utanç devamı sonrki syfda...