
“Evet,” diye fısıldadım. “Bunu… nasıl bilebilirsin? Herkes biliyordu.”
“Çünkü… o dosyayı ben hazırlattım,” dedi.
Bedenim bir anda soğudu. Sanki odanın içindeki hava çekildi.
“Ne… dosyası?” dedim.
Rıza gözlerini kapadı, sonra açtı. “Kütüphaneden kaybolan telefon vardı. Hatırlıyor musun? Öğretmenler o telefonu aramıştı. Sonra birden senin adın çıktı.”
Boğazım yandı. “Ben almadım.”
“Biliyorum,” dedi hızlıca. “Sen almadın.”
Bir saniye geçti. Bir saniye içinde, yılların yükü omuzlarımdan kalkacak sandım. Ama Rıza’nın devamı o yükü daha da ağırlaştırdı.
“Telefonu ben aldım,” dedi.
Sanki birinin yüreğime yumruk attığını hissettim. Gözlerimden yaşlar boşaldı ama ağlamadım. Şoktan donmuştum.
“Ne diyorsun sen?” dedim.
“Ben aldım,” diye tekrar etti. “Ama telefon bende bile kalmadı. O grupla… o çocuklarla… her şey bir oyun gibiydi. Seni seçmiştik. Çünkü… sen karşılık vermiyordun.”
Sözleri midemde dönüp durdu. “Beni seçmiştik…”
“Ben o zaman kendimi güçlü sanıyordum,” dedi. “Güçlü hissetmek için birini ezmek… bu kadar aşağılık bir şey olamaz diye düşünürdüm. Ama oldu.”
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu. Yatak odası bir anda küçülmüş gibiydi.
“Yani,” dedim, kelimeleri tek tek çıkarmaya çalışarak, “benim hakkımda okulda dolaşan o… ‘hırsız’ dedikodusu… müdür yardımcısının benim ailemi araması… annemin yüzündeki o ifade…”
Rıza başını öne eğdi. “Evet.”
İçimdeki öfke boğazıma kadar yükseldi. “Sen… benim hayatımı mahvettin.”
“Biliyorum,” dedi. “Ve bu yüzden… yıllardır nefes alamıyorum.”
“Peki neden şimdi?” diye bağırdım. Sesim odanın duvarlarına çarpıp geri geldi. “Neden düğün gecesi? Neden evlendikten sonra?”
Rıza gözlerini kaldırdı. “Çünkü bugün seninle gerçekten bir aile olacaksam… geçmişin üstüne oturup ‘değiştim’ diyemem. Değişmek… gerçeği söylemeden olmaz.”
Gözlerim yanıyordu. “Peki o telefon nerede? Ne oldu?”
Rıza dudağını ısırdı. “Telefonu ben çaldım ama sonra korktum. Ertesi gün… okulun arka bahçesinde, depo gibi bir yer vardı. Oraya sakladım. Sonra da… birinin bulmasını bekledim. Bulunmadı. Ben de… bir süre sonra… parçalayacak kadar ileri gittim.”
Bunu söylerken yüzü çarpılmış gibiydi. Kendinden nefret eden birinin ifadesi.
Ben bir adım geri çekildim. “Sen sadece beni aşağılamadın,” dedim. “Beni suçlu yaptın.”
“Evet,” dedi. “Ve o gün… senin gözlerindeki o kırılmayı gördüm. O an… ilk defa kendimden korktum.”
Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Düğün gününün çiçek kokusu bile bu itirafın yanında boğucu geliyordu.
“Terapiye bu yüzden mi gittin?” diye sordum. “Alkolü bırakman… gönüllü çalışmalar…”
Rıza başını salladı. “Evet. Çünkü yıllarca kendime ‘sadece çocuktum’ dedim. Sonra bir gün… eski bir fotoğrafa rastladım. Mezuniyet fotoğrafına. Sen en köşede duruyordun, gülüyordun… ama gözlerin gülmüyordu. O fotoğrafı görünce… midem bulandı. O an anladım: Ben sadece zorba değilim. Ben… birinin hayatına damga vuran biriyim.”
Bütün vücudum titriyordu. İçimdeki ses “kaç” diyordu. Başka bir ses “dinle” diyordu.
“Peki,” dedim, sesim kısık. “Bunu söyleyerek ne bekliyorsun? Affetmemi mi?”
Rıza gözlerimi bırakmadı. “Hayır,” dedi. “Affını hak etmiyorum. Sadece… gerçeği bilmeni istedim. Çünkü sen… kendini yıllarca suçladın. O gün seni müdür yardımcısının odasından çıktığında gördüm. Gözlerini yere indirdin. ‘Bir şeyi yanlış yaptım’ der gibi yürüdün. Halbuki yanlış yapan sendin değil. Ve ben… o yanlışın içinde büyüdüm.”
O söz, içimde bir yere dokundu. Çünkü evet… yıllarca kendimi suçlamıştım. “Belki çantam açıktı. Belki biri beni yanlış anladı. Belki yanlış yerdeydim.” Hep bir “belki”.
“Ben… gerçekten çalmadım,” dedim, sesim çocuk gibi çıktı. O an 16 yaşımdaki halim, yatağın kenarına çökmüş gibi hissettim.
Rıza gözlerinden yaşlar akarak başını salladı. “Çalmadın. Asla çalmadın.”
Uzun bir sessizlik daha.
Sonra odanın içinde bir şey fark ettim: O itiraf, sadece bir yara açmamıştı. Bir şeyi yerine de oturtmuştu. Yıllardır içimde duran, adı konmamış bir düğüm vardı. “Benim bir kusurum olmalı” düğümü. Rıza’nın sözleri, o düğümü kesmişti. Acıtarak… ama keserek.
Yine de… bu, hiçbir şeyi kolay yapmıyordu.
“Benden ne istiyorsun?” dedim sonunda. “Şu an… ne yapmamı istiyorsun?”
Rıza ayağa kalkmadı. Sanki kalkarsa daha da tehditkâr olacakmış gibi. Sanki suçlu bir çocuk gibi yerde kaldı. “Sadece… kararını ver,” dedi. “Beni hayatından çıkaracaksan… bunu anlarım. Polisi aramak istersen… anlarım. İstersen bu evliliği burada bitirelim… anlarım.”
“Polisi mi?” dedim, acı bir gülüşle. “Yıllar geçti. Kanıt yok.”
“Kanıt yok,” dedi. “Ama gerçek var. Ve ben… bunu saklayarak yaşamayı hak etmiyorum.”
Ben yatağın karşısındaki aynaya baktım. Gelinliğimin askısı hâlâ sandalyedeydi. Saçım dağılmıştı. Gözlerim kızarmıştı. Ve aynada gördüğüm kadın… lisede kütüphaneye saklanan kız değildi artık.
Derin bir nefes aldım. “Biliyor musun,” dedim, “ben seni affettiğim için kendimle barışacağımı sandım. Ama meğer… ben gerçeklerle barışmak zorundaymışım.”
Rıza başını kaldırdı. Umut değil, sadece dikkat vardı gözlerinde.
“Şimdi dinle,” dedim, sesim netleşerek. “Bu evlilik… benim için bir ‘yeniden doğuş’ gibi olacaktı. Ama sen düğün gecemizde bana geçmişimin en kirli sayfasını getirdin. Bu kolay değil. Seni sevdim. Evet. Ve değiştiğine de inanmak istedim.”
Rıza’nın nefesi hızlandı.
“Fakat,” dedim, “sevgi… geçmişi silmez. Sadece onunla yaşamayı öğretir.”
Gözlerimi ondan kaçırmadım. “Şu an senden bir şey istiyorum.”
“Ne?” dedi.
“Yarın,” dedim, “benimle birlikte o okulun önüne geleceksin. Müdür yardımcısının adını hatırlıyor musun? Öğretmenleri? Eski müdürü? Bulacağız. Gidip konuşacağım. Sen de yanımda duracaksın. Çünkü ben artık saklanmayacağım. Ve sen de artık saklanmayacaksın.”
Rıza’nın yüzü bembeyaz oldu. “Bunu yaparsan… herkes öğrenecek.”
“Evet,” dedim. “Ve ben… yıllardır taşıdığım utancı yere bırakacağım. Utanç benim değilmiş, Rıza. Seninmiş. Ve eğer gerçekten değiştiysen… bunun bedelini ödemeye hazırsındır.”
Rıza gözlerini kapadı. Bir süre öyle kaldı. Sonra yavaşça başını salladı.
“Hazırım,” dedi, boğuk bir sesle. “Ne gerekiyorsa.”
O an, içimde bir şey karar verdi. Affetmek değildi bu. Unutmak hiç değildi. Bu… kontrolü geri almaktı.
Yatağın kenarına oturdum. “Bu gece,” dedim, “aynı evde kalabiliriz. Ama aynı yatağı paylaşmayacağız. Çünkü ben şu an… seni tanımaya yeniden başlıyorum. Ve bunu hak etmek zorundasın.”
Rıza başını eğdi. “Haklısın,” dedi.
Işıkları kapatmadım. Loş lambanın altında sabaha kadar uyumadım. Düşündüm. Hatırladım. Ağladım. Sonra ağlamayı bıraktım.
Sabah olduğunda güneş perde aralığından içeri süzüldü. İçimdeki yıllanmış karanlığın üstüne ince bir çizgi çekti.
Rıza sessizce yanıma geldi. Gözleri şişmişti. “Gidelim,” dedi sadece.
Kapıdan çıktığımızda, ilk kez korkmadım.
Çünkü artık biliyordum:
Geçmiş beni tanımlamayacaktı.
Ve bu hikâyenin sonunda biri kaybedecekse… o ben olmayacaktım.