Mahallemizin sonundaki 72 numaralı ev, yıllardır sokağımızın sessiz bir hayaleti gibiydi. Sahibi İhsan Bey, tahminen yetmişli yaşlarının ortasında, uzun boylu, omuzları yılların yüküyle çökmüş bir adamdı. Karısını on beş yıl önce bir trafik kazasında kaybettikten sonra dünyayla tüm bağını koparmıştı. Evinin bahçesindeki otlar diz boyunu aşmış, boyaları dökülen dış cephe gri bir hüzne bürünmüştü. En tuhafı ise, yaz kış demeden evinin tüm kalın kadife perdelerinin sımsıkı kapalı olmasıydı. İhtiyaçlarını haftada bir kapısına bırakılan market poşetlerinden karşılar, kimseyle tek kelime konuşmaz, evine asla bir misafir veya usta kabul etmezdi. Mahalleli arasında onun aklını yitirdiğine dair fısıltılar dolaşır dururdu. Ben ise sadece onun yalnızlığına üzülürdüm.
Ta ki o kasvetli kasım gecesine kadar.
O gece, gökyüzü adeta delinmişçesine yağmur yağıyor, şiddetli lodos sokak lambalarını beşik gibi sallıyordu. Gece yarısına doğru fırtınanın şiddetiyle bir çatırtı koptu. İhsan Bey’in evinin ikinci katındaki, benim salonumun tam karşısına düşen pencerenin camı rüzgara dayanamayıp kırılmıştı. Yıllardır bir milim bile aralanmayan o kalın kadife perde, fırtınanın içeri dolmasıyla şiddetle havalanıp kenara savruldu.
Kahvemi yudumlarken gözüm gayriihtiyari o aralığa takıldı. Evin içi, sadece titrek, cılız sarı bir ışıkla aydınlanıyordu. Başımı çevirmek üzereydim ki, gördüğüm silüet beni olduğum yere çiviledi.
İhsan Bey, odanın ortasında iki büklüm olmuş, yerde yatan bir şeyi çekiştiriyordu. Fırtına bir anlığına dindiğinde, sokak lambasının cılız ışığı odanın zeminine vurdu. Gördüğüm şey, solgun tenli, çıplak bir kadın bedeniydi. Kadının cansız kolu iki yana düşmüş, başı неприродно (doğal olmayan) bir açıyla geriye sarkmıştı. Dehşetle nefesimi tuttum. Ancak asıl kanımı donduran şey bu değildi; İhsan Bey’in beyaz gömleği ve elleri koyu kırmızı bir sıvıya bulanmıştı. Dizlerinin üzerine çöktü, eline uzun, metalik parıltısı olan sivri bir alet aldı ve yerdeki bedenin üzerine eğildi.
Mideme giren krampla birlikte elimdeki kahve fincanı yeri boyladı. Titreyen ellerimle telefonumu nasıl bulduğumu, 112’yi nasıl tuşladığımı hatırlamıyorum. "Lütfen acele edin," diye fısıldadım operatöre, sesim korkudan çatlıyordu. "Komşum... Komşum birini öldürdü. Parçalara ayırıyor!"
Dakikalar saat gibi geliyordu. Gözlerimi o pencereden ayıramıyordum ama midemdeki bulantı yüzünden bakmakta da zorlanıyordum. Nihayet sokağın başında kırmızı-mavi tepe lambalarının sessiz yansımaları belirdi. İki devriye arabası evin önünde durdu, içinden çıkan dört polis memuru yağmurun altında hızla kapıya yöneldi. Ben de üzerime bir mont geçirip sokağa fırladım.
Polisler kapıyı çaldı ancak içeriden hiçbir ses gelmedi. İçlerinden biri telsizle bir şeyler onaylattıktan sonra kapıya birkaç şiddetli tekme attı. Çürümüş ahşap kapı büyük bir gürültüyle kırılarak açıldı. Polisler silahlarını çekerek içeri daldıklarında, ben de büyülenmiş gibi peşlerinden verandaya kadar ilerledim.
"Polis! Silahını bırak ve ellerini görebileceğimiz yere koy!" diye bağırdı memurlardan biri. Sesin geldiği üst kata doğru yöneldiklerinde merdivenleri tırmanan ayak sesleri tüm evde yankılanıyordu.
Polislerin arkasından odaya adım attığımda, burnuma ağır bir kan kokusu gelmesini bekliyordum. Ancak odayı dolduran koku çok başkaydı; keskin bir tiner, silikon ve reçine kokusu hakimdi devamı icin sonrki syfaya gecinz...