Dizlerim halının üzerine sertçe çarparken, odanın etrafımda bir fırıldak gibi döndüğünü hissettim. Ekrana kilitlenen gözlerimden yaşlar süzülmüyor, adeta buz tutmuş gibi donukça o silüete bakıyordu. Titreyen ellerimle tableti masadan alıp görüntüyü yakınlaştırdım. Bir göz yanılması olmasını, kocam Selim’in getirdiği ucuz bir fahişenin tesadüfen ona benzemesini o kadar çok isterdim ki... Ama hayır. Boynundaki o tanıdık doğum lekesi, şöminenin alevinde kızıla çalan o saçlarını savuruşundaki kibirli eda ve Selim’e bakarken dudaklarında beliren o çarpık gülümseme... On yıl önce, o lanet olası trafik kazasından sonra kapalı bir tabutun içinde toprağa verdiğim, arkasından her gece hıçkırarak ağladığım, yokluğuyla kalbimi paramparça eden kız kardeşim Aylin tam karşımdaydı.
Ölmemişti. Benimle, benim yaslı kalbimle, benim hayatımla dalga geçiyordu. Ve kocam... Bana her gece sarılıp "O artık bir melek, biz birbirimize tutunmalıyız" diyerek gözyaşlarımı silen adam, yıllardır benim kendi paramla aldığım, aile yadigarı yazlık evimde ölü kardeşimle günahkar bir hayat yaşıyordu. Şampanya kadehlerini tokuştururken attıkları kahkahalar, tabletten sızıp zihnimin duvarlarında yankılanıyordu.
O an, içimdeki o kırılgan, kız kardeşinin yasını tutan o zavallı kadın öldü. Yerine, damarlarında kan değil, saf bir zehir dolaşan bambaşka biri doğdu. Midemdeki o dehşet verici bulantı yavaş yavaş yerini buz gibi, keskin bir öfkeye bıraktı. Kendi evimde, kendi kanımdan ve canımdan bildiğim iki asalak tarafından on yıl boyunca uyutulmuştum. "İş seyahatleri", uzayan yurt dışı toplantıları, hafta sonu mesaileri... Hepsi bu hayalete, bu ihanet yuvasına çıkıyordu.
Hemen o saniye kalkıp arabaya atlayabilir, kapıya dayanabilirdim. Onları o evin içinde rezil edebilir, yüzlerine tükürüp çığlık çığlığa hesap sorabilirdim. Ama hayır... Bu onlara verilecek çok ama çok hafif bir ceza olurdu. İhanetin boyutu bu kadar korkunçken, intikamı basit ve histerik bir yüzleşme olamazdı. Onları öyle bir bitirmeliydim ki, aldıkları her nefes için yalvarmalıydılar.
Sonraki sekiz ay boyunca, dünyanın en mükemmel, en anlayışlı eşini oynamaya devam ettim. Cehennemi içimde taşırken, Selim eve her geldiğinde ona gülümsedim. En sevdiği yemekleri hazırladım, "İşler çok mu yoruyor hayatım" diyerek şefkatle yaklaştım. O sahte bir yorgunlukla başını göğsüme yaslayıp yalanlar söylerken, ben onun o başını koyduğu tabutuna sessizce çiviler çakıyordum devamı icin sonrki syfaya gecinz...