
Kocam Emre, ağır bir trafik kazasının ardından hastaneye kaldırıldığı gece hayatım ikiye bölündü. Eve dönerken başka bir sürücü kırmızı ışıkta geçmişti. Doktorlar yaşamasının mümkün olduğunu ama iyileşmenin haftalar süreceğini söyledi. Onun yanından neredeyse hiç ayrılmadım; rahatsız bir sandalyede uyudum, otomat kahvesi içtim ve sadece endişeyle ayakta kaldım.
İşte o günlerde, Emre’nin yan yatağında yatan yaşlı kadını fark ettim.
Adı Meryem Hanımdı. Yetmişlerinin sonlarındaydı; kırılgan, bembeyaz saçları özenle örülmüş hâlde duruyordu. Bizden farklı olarak onun hiç ziyaretçisi yoktu. Eşi yoktu, çocuğu yoktu, yatağının kenarında tek bir çiçek bile bulunmuyordu. Hemşireler yemek getirdiğinde, tepsiler çoğu zaman dokunulmadan geri götürülüyordu. Sanki yalnız yemek yemek, aç olmaktan daha acıydı.
İkinci gün ona çorba isteyip istemediğini sordum. Şaşkınlıkla bana baktı, sonra yavaşça gülümsedi ve başını salladı. O günden sonra, günde üç kez ona yemek getirdim—bazen hastane kantininden, bazen eve gidip hızlıca pişirdiklerimden. Emre uyurken sessizce sohbet ederdik. Meryem Hanım hiçbir zaman kendi durumundan şikâyet etmedi. Bunun yerine bana hayatımı sordu: yarı zamanlı muhasebe işimi, evliliğimi, hayallerimi… Ve anlatırken gerçekten dinlerdi.
Bir gün dayanamayıp sordum:
“Hiç kimse sizi ziyarete gelmiyor mu?”
Bir an durdu, sonra sakin bir sesle şunu söyledi:
“Bazı insanlar hayatları boyunca duvarlar örer. Günün sonunda o duvarlar çok sağlam olur… ama insanı tamamen yalnız bırakır.”
Günler geçti. Emre yavaş yavaş toparlandı. Meryem Hanım ise her geçen gün biraz daha zayıfladı.
Servisten çıkarılacağı sabah, bana yaklaşmamı istedi. Yastığının altına uzandı ve titreyen eliyle avucuma bir şey bıraktı. Eski, solmuş, buruşuk, maddi değeri neredeyse olmayan bir banknottu.
“Bunu sakla,” diye fısıldadı.
Geri vermek istedim ama parmaklarını banknotun etrafına doladı ve gözlerimin içine baktı.
“Şimdi söyleyeceklerimi ciddiye alacağına söz ver,” dedi.
Şaşkınlıkla başımı salladım.
“Bu banknot bir zamanlar benim hayatımı kurtardı,” diye mırıldandı.
“Ve yakında seninkini de değiştirecek… ama sadece adımı araştıracak kadar cesursan.”
Ne demek istediğini soramadan, bir hemşire içeri girdi ve onu tekerlekli sandalyeyle götürdü. Ben ise elimde titreyen o eski banknota bakakaldım…
Elimdeki banknotu çantama koyup günlerce ne yapacağımı bilemedim. Emre taburcu edildi, eve döndük. Hayat yavaş yavaş normale dönüyordu ama içimde bir huzursuzluk vardı. Meryem Hanım’ın bakışı, sesi, “adımı araştıracak kadar cesursan” deyişi aklımdan çıkmıyordu.
Bir gece Emre uyuduktan sonra banknotu tekrar elime aldım. Eski bir 50 liraydı. Seri numarası neredeyse silinmişti ama dikkatli bakınca arkasında çok ince bir kalemle yazılmış tek bir harf fark ettim:
“M.”
O an içime bir ürperti düştü.
Ertesi gün cesaretimi toplayıp bilgisayarın başına geçtim. Hastanedeki soyadını hatırlıyordum: Meryem. İsimle birlikte şehir adını yazdım. İlk sonuçlar sıradandı. Ta ki eski bir yerel gazetenin arşivine denk gelene kadar.
“1989 – ... Ailesi’nden Gizemli Bağış”
Haberi açtığımda nefesim kesildi.
Yıllar önce büyük bir tekstil fabrikasında çıkan yangında onlarca işçi mahsur kalmıştı. Fabrikanın sahipleri ortadan kaybolmuş, kurtarma çalışmaları durma noktasına gelmişti. Habere göre, kimliğini gizli tutan bir kadın, o gün sahip olduğu her şeyi—evini, arabasını, tüm birikimini—satıp kurtarma çalışmalarını finanse etmişti. O sayede yangın söndürülmüş, 17 işçi hayatta kalmıştı devamı sonrki syfda...