
Haberde tek bir cümle özellikle dikkatimi çekti:
“Kadın, kendisine teşekkür edilmesini reddetti ve yalnızca cebinde taşıdığı eski bir banknotu sakladığını söyledi.”
Ellerim titremeye başladı.
Sayfayı aşağı kaydırdım. Küçük bir fotoğraf vardı. Siyah-beyaz, solgun… Ama o yüzü tanımamak imkânsızdı.
Meryem Hanım.
Gözlerim doldu. O banknot… Gerçekten bir hayat kurtarmıştı.
Araştırmaya devam ettim. Yıllar sonra Meryem Hanım’ın ailesinin o bağıştan sonra dağıldığını, akrabalarının onu “her şeyini kaybeden kadın” olarak gördüğünü, zamanla herkesin hayatından çıktığını öğrendim. O, duvarları o günden sonra örmeye başlamıştı.
Ertesi hafta hastaneye gittim. Adını verdiği servise sordum. Hemşire başını eğdi.
“Maalesef… taburcu edildiği günün gecesi kalbi durdu.”
Bir an dünyam sessizleşti.
Ama hikâye burada bitmedi.
Cenaze işlemleri sırasında, görevli bana ulaştı.
“Meryem sizi vasiyetinde özellikle belirtmiş.”
Şaşkınlıkla küçük bir zarfa uzandım. İçinden tek sayfalık bir mektup çıktı:
“Eğer bunu okuyorsan, hâlâ iyiliğe inanıyorsun demektir.
O banknotu saklama. Onu bir başkasının hayatına dokunmak için kullan.
Çünkü iyilik, ancak el değiştirirse yaşar.”
O gün anladım.
Mesele para değildi.
Mesele, bir insanın diğerini gerçekten görmesiydi.
Aylar sonra, Emre’yle birlikte trafik kazası geçirmiş ve kimsesi olmayan bir genci ziyaret etmeye başladık. Ona yalnız olmadığını hissettirdik. İlk gün çantasına fark ettirmeden o banknotu bıraktım.
Hayatımı mucizevi bir şekilde değiştiren şey, para değil;
bir hastane odasında kurulan sessiz bir bağdı.
Ve şimdi biliyorum:
Bazı insanlar duvarlar örer…
Bazıları ise tek bir küçük iyilikle o duvarları yıkar.
Meryem Hanım da işte tam olarak bunu yapmıştı.