Benim adım Meral. Yetmiş yaşındayım. Hayatımda duyacağım en acımasız sözlerin, tek başıma büyüttüğüm kızımın ağzından çıkacağını asla hayal etmemiştim.
Altı ay önce, yeni boşanmış ve maddi olarak dibe vurmuş kızım Leyla, iki çocuğuyla birlikte kapıma geldi. Eşim vefat edeli yıllar olmuştu; Ankara’nın dışında, beş odalı büyük evimde tek başıma yaşıyordum. Leyla, gözyaşları içinde eski kocasının onu daha genç bir kadın için terk ettiğini anlattığında, bir an bile düşünmeden kapımı açtım.
“Anne, gidecek başka yerim yok,” dedi.
“Ne olur… sadece toparlanana kadar.”
İlk günler adeta bir mucize gibiydi. Yıllardır süren sessizliğin ardından evim yeniden çocuk sesleriyle dolmuştu. Torunlarıma yemekler yaptım, ödevlerine yardım ettim, akşamları masallar okudum. Leyla bile teşekkür etti:
“Anne, hayatımı kurtarıyorsun.”
Bir an için yeniden bir aile olduğumuzu sandım.
Ama iki hafta geçmeden, küçük ama keskin sözler başladı.
“Anne, tırnaklarını biraz daha sık kesemez misin? Çok yaşlı duruyor.”
“Anne, daha sık duş alsan iyi olur… Bazen garip bir koku oluyor.”
“O tişört seni çok pasaklı gösteriyor.”
Elimden geleni yaptım. Yeni kıyafetler aldım. Günde iki kez duş aldım. Hatta “çok sesli çiğnediğimi” söylediği için onun yanında yemek yememeye başladım. Ama ne kadar uyum sağlamaya çalıştıysam, durum o kadar kötüleşti.
Bir gün bahçede, rahmetli eşimin diktiği güllerle uğraşırken Leyla’nın telefonda kız kardeşiyle konuştuğunu duydum.
“Onunla yaşamaya dayanamıyorum,” dedi.
“O… iğrenç. Yaşlı insanlar gibi iğrenç. Yeme şekli, öksürmesi, yürüyüşü… her şey midemi kaldırıyor. Ama iş bulana kadar katlanmak zorundayım.”
Elimdeki budama makası yere düştü. Kendi kızım, beni sanki çürümüş biriymişim gibi anlatıyordu.
O akşam onunla sakin bir şekilde konuştum. Her şeyi inkâr etti.
“Sadece içimi döküyordum anne,” dedi.
“Seni sevdiğimi biliyorsun.”
Ama hiçbir şey düzelmedi.
Yemek yerken çocukların “iğrendiğini” söyleyip bana ayrı tabak hazırladı. Salondaki koltuğa oturmamı istemedi çünkü “yaşlı kokusu siniyordu”. Torunlarımla arama mesafe koymak için sürekli bahaneler üretti.
Ve bir sabah, mutfakta çay yaparken, her şeyi paramparça eden cümleyi söyledi.
“Anne… bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama… varlığın beni iğrendiriyor. Nefes alışın, yemen, yürümen… Dayanamıyorum. Yaşlı insanlar sadece… iğrenç.”
İçimde bir şey koptu. Ama sesim sakin kaldı.
“Leyla,” dedim,
“Gerçekten benden iğrendiğini mi düşünüyorsun?”
Kısa bir tereddütten sonra başını salladı.
O gece hayatımın en önemli kararını verdim.
Kaybolacaktım.
Ve sahip olduğum her şeyi, son kuruşuna kadar, yanımda götürecektim…
O geceden sonra evde kimseye bir şey belli etmedim. Ertesi sabah erkenden kalktım, kahvaltıyı her zamanki gibi hazırladım. Leyla mutfağa girdiğinde yüzüme bakmamaya özen gösterdi. Torunlarım masaya oturdu, sessizce yediler. Onlara kızgın değildim. Onlar annelerinin aynasıydı; korkuları, tiksintileri, hatta sevgileri bile ona aitti.
O gün içimde tuhaf bir dinginlik vardı. Ağlamadım. Kendime acımadım. Sadece düşündüm.
Bu ev… Bu duvarlar… Bu hayat…
Artık bana ait değilmiş gibi hissediyordum.
Öğleden sonra Leyla dışarı çıktığında, çalışma odama geçtim. Yıllardır açmadığım dosyaları, evrakları, tapuları çıkardım. Evin tapusu, arabam, küçük birikimlerim, rahmetli eşimden kalan birkaç değerli parça… Hepsi masanın üzerindeydi. Hayatımın maddi karşılığı bu kadardı.
O an fark ettim:
Ben bu hayatta hep birilerinin yükünü hafifletmişim.
Ama kimse benimkini taşımayı düşünmemiş.
Ertesi gün bir emlakçıyla görüştüm devamı sonrki syfda...