“Acil satılık,” dedim. Fiyat konuşulurken pazarlık bile yapmadım. Gözüm parada değildi. Hızlı olsun istiyordum. Aynı hafta arabayı da sattım. Leyla fark etti ama sormadı. Zaten artık bana soru sormuyordu. Ben evin içinde bir gölgeydim.
Sonra bir gece, herkes uyuduktan sonra küçük bir valiz hazırladım. İçine birkaç kıyafet, bir fotoğraf albümü ve yıllar önce eşimin bana aldığı, hiç kullanmadığım kol saatini koydum. Ne torunlarıma not bıraktım ne Leyla’ya. Çünkü biliyordum; ne yazarsam yazayım, yanlış anlaşılacaktı. Yaşlı bir kadının “duygusal çıkışı” olarak görülecekti.
Sabah gün ağarmadan çıktım evden. Kapıyı sessizce kapattım. Arkama bakmadım.
Otobüs terminalinde ilk kez gerçekten yalnız hissettim. Ama bu yalnızlık korkutucu değildi. Garip bir özgürlük taşıyordu. Küçük bir sahil kasabasına bilet aldım. İsmini bile doğru düzgün bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum.
Yeni hayatım küçük bir pansiyon odasında başladı. Deniz sabahları tuz kokuyordu. Pencereyi açtığımda martı sesleri duyuluyordu. Kimse beni tanımıyordu. Kimse benden bir şey beklemiyordu. En önemlisi, kimse benden iğrenmiyordu.
Günler haftalara dönüştü. Sabahları erken kalkıp yürüyüş yapmaya başladım. Bir kahvede çay içiyor, kitap okuyordum. Sahibi yaşlı bir adamdı, bana “abla” diye hitap ediyordu. İlk kez yaşımdan utanmadan var olabiliyordum.
Bir gün kasabanın küçük kütüphanesinde gönüllü arandığını gördüm. Çocuklara masal okumak için. Tereddüt ettim. Ama sonra kabul ettim. İlk gün sesim titredi. Ama çocuklar dikkatle dinledi. Gözlerinde tiksinti yoktu. Sadece merak vardı.
O gün eve döndüğümde ağladım. Uzun zamandır ilk kez.
Aylar geçti. Paranın bir kısmını küçük, mütevazı bir eve yatırdım. Kalanıyla sakin bir hayat kurdum. Lüks yoktu ama huzur vardı. Bazen Leyla’yı düşünüyordum. Beni fark etmiş miydi? Ev boşaldığında ne hissetmişti? Mirası düşündü mü? Yokluğumu mu?
Bir gün posta kutusunda bir mektup buldum. Gönderen tanıdıktı.
Leyla.
Ellerim titredi. Açmak istemedim. Ama kaçmak istemiyordum artık. Oturdum, zarfı açtım.
“Anne,
Nerede olduğunu bilmiyorum. Ama gittiğin gün anladım ki seni hiç gerçekten görmemişim. Seni hep bir ‘anne’ olarak gördüm, bir insan olarak değil. Sana söylediklerim için her gün utanıyorum. Ev çok sessiz. Çocuklar seni soruyor. Miras umurumda değil. Keşke sadece bir kez daha seni incitmeden konuşabilsem.”
Mektubu bitirdiğimde kalbim sızladı. Ama içimde bir öfke yoktu. Sadece bir gerçek vardı:
Ben artık eski hayatıma dönemeyecek kadar iyileşmiştim.
Cevap yazmadım. Ama ilk kez onu affettiğimi hissettim.
Aylar sonra kasabada beni “Meral Teyze” olarak tanımaya başladılar. Kütüphanedeki çocuklar beni bekliyordu. Kahvedeki adam her sabah çayımı önüme koyuyordu. Kimse benim yaşımla, nefesimle, yürüyüşümle ilgilenmiyordu.
Bir akşam deniz kenarında otururken, eşimin saatini taktım. Güneş batıyordu. O an şunu fark ettim:
Ben kaybolmamıştım.
Sadece ilk kez kendimi seçmiştim.
Ve bazı insanlar için bu, affedilemez bir kayıptı.
Ama benim için…
Hayatımın geç kalmış başlangıcıydı.