
“KES SESİNİ, OKUMA YAZMA BİLMEZ!” DİYE BAĞIRDI CEO. AMA TAMİRCİ, BİRÇOK DİL KONUŞTUĞUNU GÖSTERDİ
Okulumuz köyün diğer ucundaydı. Her gün kar kış demeden yürürdük. Bu yolculuklar bize doğanın dilini öğretti. Okulumuz tek katlı, mavi boyalı bir binaydı. Öğretmenimiz Şadiye Hanım, bize okumayı, yazmayı ve hesap yapmayı öğretti, ama daha da önemlisi dünya hakkında merak duygusunu aşıladı.
Ergenlik yıllarım, köyümüzün değişmeyen ritmi içinde yeni sorumluluklar getirdi. 14 yaşıma geldiğimde, abeylerim İstanbul'a gittiğinden, babamın sağ kolu ben olmuştum. Babam bana önce basit işleri öğretti: törpülemek, zımparalamak. Sonraları ise daha karmaşık oyma işlerini, sedir yapmayı, kapı süslerini nasıl işleyeceğimi gösterdi. "Elinin hüneri karnını doyurur," derdi sık sık.
Okula gittiğim günlerde Şadiye öğretmen bende farklı bir yetenek keşfetti: Edebiyat derslerinde okuduğumuz şiirleri herkesten iyi yorumluyordum. "Senin zihnin başka diyarlara yelken açmış, Adnan," demişti.
Okulun küçük kitaplığı zamanla benim için bir sığınağa dönüştü. Nazım Hikmet'in şiirleriyle, Sabahattin Ali'nin hikayeleriyle tanıştım. Bu kitaplar, köyümün ötesinde koskoca bir dünya olduğunu gösterdi bana.
Evde ise kitaplara olan düşkünlüğüm, özellikle babamı tedirgin ediyordu. "Marangozun oğlu kitap kurdu olursa kimin eli tahtaya değecek?" diye söylenirdi. Annem ise sessizce yanımı tutar, akşamları babam kahveye gittiğinde, bana okuduğum kitapları sorardı. Bir keresinde, dolabın arkasında sakladığı, çeyizinden arta kalan birkaç altını göstererek, "Bunları düğünün için biriktirmiştim, ama senin için saklıyorum artık. Bir gün lazım olur okumak istersen," demişti.
Annemin avucundaki altınlar, sobanın cızırtısında sanki daha parlak görünmüştü. O an ilk kez, bir insanın hayalinin de paraya benzediğini düşündüm: saklanır, korunur, zamanı gelince kaderi değiştirirdi. Annem altınları yeniden dolabın arkasına itti, üstüne eski bir kilim parçası çekti. Sonra gözlerimin içine baktı.
“Baban duymasın,” dedi. “Ama sen de sakın hayalinden vazgeçme.”
O gece uyuyamadım. Dışarıda tipi uğulduyor, çatının saclarına vuran rüzgâr bir şeyler anlatıyordu. Ben ise kitaplığın kokusunu, sayfaların hışırtısını, Şadiye öğretmenin “zihnin başka diyarlara yelken açmış” sözünü tekrar tekrar düşündüm. Fakat sabah olunca gerçek, ayaz gibi yüzüme vurdu: Babamın atölyesi, benden beklediği emek, köyün bitmeyen işleri…
Aradan aylar geçti. Kış yerini bahara bırakırken babam işleri büyüttü; çevre köylerden siparişler gelmeye başladı. Ben daha hızlı törpülüyor, daha düzgün oyuyor, sedirlerin çıtalarını milim şaşmadan yerleştiriyordum. Ama içimdeki merak, marangoz rendesinin talaş gibi kıvrılarak döktüğü sesin arasında bile kendine yol buluyordu. Akşamları herkes uyurken, okulun küçük kitaplığından ödünç aldığım kitapları fenerin titrek ışığında bitiriyor, bilmediğim kelimelerin altını çiziyor, defterime yazıyordum.
Bir gün Şadiye öğretmen beni sınıftan sonra çağırdı. Elindeki gazeteyi masaya açtı. Büyük puntolarla bir ilan vardı: İstanbul’da büyük bir fabrikanın meslek kursu ve burs sınavı. Altında da şöyle yazıyordu: “Başarılı öğrencilere yatılı eğitim, masraflar karşılanacaktır.”
“Adnan,” dedi, sesi her zamanki gibi sakin ama gözleri daha ciddiydi. “Bu senin yolun olabilir.”
Kalbim, sanki göğsümün içindeki küçücük bir kuş çırpınıyormuş gibi hızlandı. İstanbul… Abeylerim gitmişti, mektuplarında denizden, vapurlardan, kalabalıktan bahsediyorlardı. Benim içinse İstanbul, kitaplarda geçen uzak bir masal gibiydi.
Eve dönerken elimde gazete, ayağımın altındaki çamur bile farklı hissettirdi. Fakat o akşam babama söyleyemedim. Söylesem ne derdi, biliyordum: “Bizim işimiz burada.” Yine de içimdeki ses susmadı devamı sonrki syfada..