
Bir hafta sonra beklenmedik bir şey oldu. Köyün muhtarı, babama haber yolladı: “Şehirden bir CEO gelecek, yeni bir atölye yatırımı için köylüyle konuşacak, marangozların işini de görmek istiyor.” CEO kelimesini ilk kez o gün muhtarın ağzından duydum. Köy kahvesinde herkes konuşuyor, “Zenginmiş, arabası varmış, yanında adamlarıyla gelecekmiş,” diyordu.
Geldikleri gün köyün içi şenlik yerine döndü. Siyah bir araba tozu dumana katıp okulun önünde durdu. İçinden takım elbiseli, sert bakışlı bir adam indi. Yanındaki iki kişi etrafa bakınıyor, notlar alıyordu. Muhtar, öğretmenimiz, birkaç köylü… Hepsi adamın çevresinde pervane oldu.
Babamın atölyesine de geldiler. CEO, içeri girer girmez yüzünü buruşturdu; talaş, vernik, taze kesilmiş çam kokusu ona ağır gelmiş olmalıydı. Babam eli önünde, saygılı ama dimdik duruyordu. Ben köşede, ellerim talaşlı, olup biteni izliyordum.
CEO, babamın yaptığı oymalı kapı süslerine baktı, sonra bir sedirin kenarındaki ince işçiliği eliyle yokladı.
“Kim yaptı bunu?” diye sordu.
Babam, “Oğlum,” dedi. Başını bana çevirdi. “Adnan.”
CEO bana bir süre baktı. Gözlerinde küçümseyen bir parıltı vardı.
“Adnan,” dedi, sanki bir şey kanıtlamamı ister gibi. “Şu ölçüyü oku bakalım. Şu çizimi anlar mısın? Yoksa… okuma yazma bilmez misin?”
Kahveden gelen uğultu bir anda atölyeye taşınmış gibiydi. Babamın yüzü kızardı. Köyde insanın değeri, elinin emeğiyle ölçülürdü. Okuma yazma bilmek elbette önemliydi ama “bilmez” demek hakaretti. Babam bir şey demek için ağzını açtı. CEO ise bir adım daha attı, sesi birden yükseldi:
“Kes sesini, okuma yazma bilmez!” diye bağırdı. “Benim zamanımı harcama!”
İçimde bir şey koptu. Sanki yıllardır biriktirdiğim kelimeler, kitap sayfalarından fırlayıp boğazıma düğümlendi. O an korkmam gerektiğini biliyordum. Babamın öfkesi, köyün bakışları, CEO’nun gücü… Hepsi üzerime çökmüştü. Ama Şadiye öğretmenin sesi kulağımda yankılandı: “Merak, insanı kurtarır.”
Bir adım öne çıktım. Masanın üzerindeki yarım kalmış çizimi aldım. Çizim, CEO’nun fabrikasında üretilen bir dolabın taslağıydı. Yanında da yabancı bir dilde notlar vardı. Adamın yanındaki kişiler fısıldaşıyor, “Bu çizimi kimse anlamaz, proje dosyası,” diyordu.
Ben çizime baktım. Kitaplardan öğrendiğim teknik terimler, okulda gördüğüm ölçüler, abeylerimden duyduğum İstanbul kelimeleri… Hepsi bir araya geldi. Sonra, farkında bile olmadan ağzımdan döküldü:
“Bu ölçü yanlış,” dedim. “Raf aralığı burada iki santim kısa kalmış. Çekmece rayı çarpacak.”
CEO’nun kaşları havaya kalktı. “Ne dedin?”
Çizimi çevirdim, notların olduğu bölümü gösterdim. “Bakın, burada ‘clearance’ yazıyor. Boşluk payı demek. Şu ölçüyü 42 değil 44 yapmanız gerekiyor. Yoksa montajda sorun çıkar.”
Atölyenin içi buz gibi oldu. Babam bana bakıyor, şaşkınlıktan gözleri büyümüş. Muhtarın ağzı açık kalmış. CEO’nun yanındaki adamlar bir anda ciddileşti.
CEO, sesi bu kez daha alçak, daha dikkatli: “Sen… bunu nereden biliyorsun? ‘Clearance’ ne demek, nereden öğrendin?”
Bir an duraksadım. Gururla mı söylemeliydim, korkuyla mı? Sonra annemin sakladığı altınları, Şadiye öğretmeni, geceleri fener altında okuduğum sayfaları düşündüm.
“Kitaplardan,” dedim. “Okuyorum. Biraz da abeylerim İstanbul’dan mektuplarında anlatır. Ayrıca çizimdeki mantık… yanlış olanı el görür.”
CEO, sanki ilk defa beni gerçekten görüyormuş gibi baktı. Sonra çizimi aldı, adamlarına döndü. “Kontrol edin,” dedi. Adamlar aceleyle ölçülere baktı, fısıltılar büyüdü. İçlerinden biri başını kaldırdı: “Haklı, efendim… burada hata var.”
CEO’nun yüzündeki sertlik, kısa bir an için çatladı. O an anladım: İnsanların sesini susturan şey, çoğu zaman bildikleri değil, bilmediklerinden korkmalarıydı. CEO bana tekrar döndü.
“Peki,” dedi, “başka ne biliyorsun?”
Sanki önümde bir kapı açılmıştı. Ben durmadım. Çizimdeki birkaç noktayı daha anlattım. Sonra notların arasında bir başka dil gördüm. “Bu da Almanca,” dedim, “ama burada aynı şeyin karşılığı yazıyor.” Kelimeleri tek tek okudum; yanlış telaffuz ettim belki ama anlamı doğruydu. CEO’nun yanındaki adamlardan biri gözlerini kısarak bana baktı.
“Bu çocuk… köyde mi büyümüş?” dedi.
Babam, boğazını temizledi. İlk kez sesi titremiyordu. “Evet,” dedi. “Köyde. Ama… okumayı seviyor.”
CEO, bir süre sessiz kaldı. Sonra atölyenin dışında toplanan kalabalığa doğru yürüdü. Herkes ona bakıyordu. Sanki biraz önceki bağırışı hiç olmamış gibi, daha resmi bir tavırla konuştu:
“Bu köyde iş var,” dedi. “Ama en önemlisi… yetenek var.”
Kalabalık bir anda canlandı. Muhtarın yüzü güldü. Babamın omuzları gevşedi. Ben ise hâlâ titriyordum; öfke mi, sevinç mi, korku mu bilmiyordum.
O günün akşamı, CEO köyden ayrılmadan önce beni kenara çağırdı. Elinde o gazetenin aynısı vardı. Şadiye öğretmen ona göstermiş olmalıydı.
“Bu sınava girecek misin?” diye sordu.
Başımı eğdim. “Babam izin vermez,” dedim.
CEO, bir an düşündü. Sonra cebinden kartvizit çıkardı, avucuma bıraktı. “İzin vermek zorunda değil,” dedi. “Ama senin önünde bir yol var. Şu adrese gel. Sınava girmene yardımcı olacağım.”
Kartvizit avucumda yanıyormuş gibi hissettim. Babamın atölyesine döndüm. Babam, sedirin kenarında oturmuş, talaşları avucunun içinden geçiriyordu. Başını kaldırdı, gözleriyle “Söyle” dedi.
Kartı uzattım. “Baba,” dedim, “ben sınava girmek istiyorum.”
Babam uzun süre konuşmadı. O sessizlikte atölyenin her köşesi, her çivi, her oyma bana bakıyor gibiydi. Sonra babam derin bir nefes aldı. “Ben,” dedi, “senin elinin hüneriyle yaşayacağını sandım. Meğer senin dilin de hünerliymiş.”
İçimde bir düğüm çözüldü. “Baba,” dedim, “ben elimi de bırakmam. Sadece… okumak istiyorum.”
Babam ayağa kalktı, dolabın arkasına yürüdü. Ben şaşırdım; orada ne işi vardı? Kilimi kaldırdı, annemin sakladığı yerden küçük bir kese çıkardı. Annem kapının eşiğinde belirdi. Gözlerinde hem korku hem umut vardı.
Babam keseyi elime koydu. “Annen,” dedi, “bunu senin için saklamış. Ben de… artık saklamayacağım. Git. Öğren. Ama nereye gidersen git, şu talaş kokusunu unutma.”
O an annem bir adım attı, elimi tuttu. “Altın,” dedi fısıltıyla, “senin düğünün için değilmiş meğer. Senin yolun içinmiş.”
İstanbul’a gidişim, bir masal gibi başlamadı; bir sabahın ayazında, elimde küçük bir valiz ve cebimde annemin altınlarıyla başladı. Otobüs köy yolundan kıvrılırken arkama baktım. Mavi boyalı okul, tek katlı binasıyla uzakta kaldı. Babamın atölyesinin bacasından ince bir duman yükseliyordu. Şadiye öğretmen, yol kenarında el sallıyordu.
İçimden bir cümle geçti: “Elinin hüneri karnını doyurur.” Ama artık biliyordum ki, insanın zihninin hüneri de kaderini doyuruyordu.
Otobüs virajı dönüp köyü gözden kaybedince kartviziti tekrar çıkardım. Üzerindeki isim, bana bir zamanlar bağıran adamın ismiydi. Altında ise bir cümle yazıyordu: “Yetenek, doğru yerde büyür.”
Kartı cebime koydum. Camdan dışarı baktım. Kar, uzakta dağların tepesinde hâlâ duruyordu. Ama yolun aşağısında, güneş toprağı ısıtmaya başlamıştı. Ve ben, ilk kez, nereye gittiğimi bilerek ilerliyordum.