Kerem ve Zeynep, şehrin yorucu temposundan uzaklaşmak için hafta sonu ormanda kamp yapmaya karar verdiklerinde, bunun hayatlarının en sarsıcı gecesi olacağını bilmiyorlardı. Doğayı seviyorlardı; uzun yürüyüşleri, ateş başında edilen sohbetleri, yıldızların altında kurulan hayalleri… Bu küçük kaçamak, onlar için hem dinlenmek hem de birlikte güzel bir anı biriktirmek demekti.
Öğleden sonra sık ağaçların arasından geçerek küçük ve sakin bir göl kenarına ulaştılar. Çadırlarını kurdular, kuru dallar toplayıp ateş yaktılar. Gün batarken gökyüzü turuncudan mora döndü. Gölün yüzeyi cam gibi parlıyor, ormanın içinden gelen kuş sesleri yavaş yavaş yerini gece böceklerinin tiz uğultusuna bırakıyordu.
Hava tamamen karardığında ateşin etrafında oturmuş konuşuyorlardı. Ancak bir süre sonra Kerem, ormanın içinden gelen garip bir sesi fark etti. Dalların kırılma sesi… Ağır ve düzensiz adımlar… Zeynep de duymuştu. İkisi birden sustu.
Karanlığın içinden bir siluet belirdi.
Ay ışığı yüzünü zar zor aydınlatıyordu. Üzerinde eski, yıpranmış bir palto vardı. Saçları ve sakalı birbirine karışmıştı. Gözleri ise boşluğa bakıyordu. Kör olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Yaşlı adam bastonuyla toprağı yoklayarak onlara doğru yaklaştı.
“Buradan hemen uzaklaşmanız gerekiyor,” dedi titrek ama kararlı bir sesle. “Bu gece burada kalmayın.”
Kerem ayağa kalktı. “Neden? Ne var burada?”
Yaşlı adam başını hafifçe çevirdi. “Onlar geliyor. Gece çöktüğünde hep gelirler. Sesi duyarsınız ama kaçamazsınız.”
Zeynep ürperdi. “Kim geliyor?”
Yaşlı adam derin bir nefes aldı. “Orman artık eskisi gibi değil. Yıllar önce burada bir maden ocağı vardı. Terk edildi. Ama içeride kalanlar… çıkamadı.”
Kerem mantıklı bir açıklama arıyordu. “Yani hayalet mi diyorsunuz?”
Yaşlı adam başını salladı. “Hayalet değil. Daha kötü. Yerin altındaki karanlık, insanın içindeki korkuyla birleşince başka bir şeye dönüşür.”
Tam o sırada ormanın derinliklerinden uzun, boğuk bir uğultu yükseldi. Rüzgâr değildi. Hayvan sesi de değildi. Sanki yerin altından gelen, titreşimli bir inleme…
Kerem ve Zeynep birbirlerine baktılar. Ateşin ışığı bir an titredi. Uğultu tekrar duyuldu. Bu kez daha yakındı.
“Geç kaldınız,” diye fısıldadı yaşlı adam.
Toprağın hafifçe sarsıldığını hissettiler. Gölün yüzeyinde halkalar oluştu. Ağaçların arasındaki karanlık yoğunlaştı sanki. Sonra gölgeler hareket etmeye başladı. Normalden uzun, eğri büğrü şekiller… Sanki ışığın ulaşamadığı yerlerde bir şeyler kıpırdıyordu.
Kerem hemen çadırdan el fenerini aldı. Işığı ağaçların arasına tuttu. Işık değdiği anda gölgeler dağılıyor ama karanlık yeniden birleşiyordu. Zeynep’in kalbi hızla çarpıyordu.
“Arabaya koşmalıyız,” dedi Kerem.
Yaşlı adam başını salladı. “Patikayı kullanmayın. Sola sapın. Eski dere yatağını takip edin.”
Bir çığlık gibi yükselen o uğultu tekrar duyuldu. Bu kez çok yakındı. Kerem Zeynep’in elini tuttu. Ateşi söndürmeye bile vakit bulamadan koşmaya başladılar.
Arkadaki karanlık sanki onları takip ediyordu. Adımlarının ritmine uyan başka bir titreşim vardı. Zeynep bir an arkasına baktı ve gördüğü şey kanını dondurdu: Gölgeler tek bir şekil gibi birleşmiş, yerden hafifçe yükselmiş, insanı andıran ama insana ait olmayan bir siluete dönüşmüştü.
Dere yatağına ulaştıklarında zemin çamurluydu. Kayarak ilerlediler. Uğultu aniden kesildi.
Sessizlik.
Sadece nefes alışları duyuluyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz...