Bir süre sonra hiçbir şeyin onları takip etmediğini fark ettiler. Ormanın sesi yavaş yavaş normale dönüyordu. Çekirgeler ötmeye başladı. Ağaçlar hafif rüzgârla hışırdadı.
Arabanın bulunduğu açıklığa ulaştıklarında Kerem hemen kontağı çevirdi. Motor ilk seferde çalışmadı. Zeynep’in elleri titriyordu. İkinci denemede motor çalıştı ve hızla oradan uzaklaştılar.
Ormandan çıkıp ana yola ulaştıklarında rahat bir nefes aldılar. Ancak birkaç kilometre sonra yol kenarında bir polis aracı gördüler. Kerem arabayı yavaşlattı.
Polis memuru camlarına yaklaştı. “Bu saatte orman yolundan mı geliyorsunuz?” diye sordu.
Kerem olanları anlatmaya başladı. Kör yaşlı adamdan, uğultudan, gölgelerden…
Polis memurunun yüzü ciddileşti. “O bölgede yıllar önce bir maden kazası oldu,” dedi. “Bir bekçi vardı. Patlama sırasında gözlerini kaybetti. Kurtarma ekipleri gelene kadar içeride mahsur kalanları çıkarmaya çalıştı ama çoğu kurtarılamadı.”
Zeynep fısıldadı: “Peki o bekçi?”
Polis başını yavaşça salladı. “Kazadan birkaç gün sonra hayatını kaybetti. O günden beri o bölgede kamp yapanların bazıları garip şeyler gördüğünü söyler. Ama kör bir yaşlı adam…” Bir an durdu. “O mümkün değil.”
Kerem ve Zeynep birbirlerine baktılar.
Arabaya geri döndüklerinde Zeynep’in eli hâlâ titriyordu. Kerem dikiz aynasına baktı.
Yol bomboştu.
Ama ormanın karanlığı, sanki hâlâ onların arkasından bakıyordu.
O gece öğrendikleri tek şey şuydu: Bazı uyarılar mantıkla açıklanamaz. Ve bazen sizi kurtaran şey, çoktan bu dünyaya ait değildir.
Bir daha asla o ormana dönmediler. Ancak ne zaman rüzgârın uğultusunu duysalar, yerin altından gelen o titreşimi hatırlarlar. Ve içlerinden sessizce aynı cümleyi geçirirler:
“Geç kalmadan uzaklaş.”