Ayşe uzun süre sessiz kaldı. Mert’i mekanik bir şekilde okşuyordu; eli sanki kendi başına hareket ediyordu, düşünceleri bambaşka bir yerdeydi. Kedi de, konuşmanın önemli bir noktaya geldiğini sezmiş gibi, kımıldamadı. Mırıldanmadı. Sadece ona yaslandı, dikkatle durdu ve ara sıra başını kaldırıp Ayşe’nin yüzüne baktı.
— Ya eğer… — diye başladı ve durdu. — Ya siz yanılıyorsanız? Ya ben gerçekten sadece çok yorgunsam?
— O zaman birkaç saatinizi tetkiklere harcarsınız, — dedim. — Peki ya değilse?
Hemen cevap vermedi. Çantasının askısını daha sıkı kavradı, başını hafifçe salladı — bana değil, kendine.
— Tamam, — dedi sonunda. — Gideceğim.
Klinikten Mert’i kucağında taşıyarak çıktı, taşıma kutusunda değil. Onu izledim: Mert boynunu uzattı, koridora baktı, çıkış kapısına göz gezdirdi, sonra tekrar Ayşe’ye dönüp baktı; sanki her şey yolunda mı diye kontrol ediyordu. Küçük ama inatçı bir nöbetçi gibiydi.
Yaklaşık üç hafta geçti. Bizim işte hikâyeler üst üste biner; biri diğerini iter, ben de onlarınkini neredeyse unutmuştum. Bir sabah telefon çaldı.
— Murat? Ben Ayşe.
Ses tonu farklıydı. Ne sevinçli ne heyecanlıydı — canlıydı.
— Doktora gittiniz, — dedim. Soru değildi.
— Evet. Israr ettim. Bana söylediklerinizi aynen söyledim. Geceleri uyandığımı, kötü hissettiğimi, kedinin beni resmen yataktan kovduğunu anlattım.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Uyku apnesi teşhisi koydular. Oldukça ağırmış. Bir de kalple ilgili bazı ataklar… Doktor açık açık söyledi: biraz daha bekleseydim sonu iyi olmayabilirdi.
Bir an gözlerimi kapattım.
— Şimdi cihazım var, maske, tedavi. İlk geceler berbattı. Mert çok şaşkındı — bana bakıyordu, hortuma bakıyordu, seslere kulak kesiliyordu. Ama beni uyandırmadı. Yanımda durdu. Sadece nöbet tuttu.
— Peki şimdi? — diye sordum.
Kısa, rahatlamış bir kahkaha attı devamı icin digr sayfya gecinz...